+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden ingılızce stage3 kitap özetleri ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Ziyaretçi

    ingılızce stage3 kitap özetleri




    Soru: ıngıkızce kıtap özetlerını arıyorum lutfen yardımcı olun ?







  2. Ensar
    Özel Üye





    Cevap: İngilizce kitap özetleri



    Will of the Wind - Rüzgarın Hevesi - William Brandon (ingilizce-türkçe özeti)
    Mrs. Hackett found her in her bedroom crying. She stood in doorway and said seriously, “ I came in to borrow some sugar, Sylvia. The door was open so I just walk in. Now what’s on earth ‘s wrong with you?
    Sylvia sat up and dried her eyes. Her skirt was wrinkled and her black hair hung in disorder over her forehead. A pin had come out of her imitation lace collar and it had fallen down to catch in the little red buckle at her waist. She said shakily, “Hello, Mrs. Hackett. Nothing.”
    Mrs. Hackett drew down the corners of her mouth. “Nothing, indeed. It’s because of Chip wanting leave here and go to Canton. Isn’t it? Of course it is.”
    Sylvia pushed her hair aside out of her eyes. “ I won’t do it,” she said angrily. “I won’t.”
    “Mm,” Mrs. Hackett said sourly. “A boy’s will is the wind’s will. ’That’s a poem. It’s the truest thing in the world. It doesn’t do any good to fight against it. Remember that and you’ll have it easier’’
    “I won’t do it. I won’t move around to one mill after another all my life, and never have anything, no home, and no-nothing! I won’t!”
    “Well it’s his job if he wants to give it up.”
    “It isn’t! It’s just as much mine as it is his. I don’t believe in that old idea that a woman’s just a-a slave, to follow a man around whatever he happens to want to do!”
    “Oh, you don’t,” Mrs. Hackett said. “And just what can you do about it?”
    Sylvia bowed her head and dried her cheeks with her handkerchief. “I don’t know,” she said.


    Bayan Hackett onu yatak odasında ağlıyorken buldu. Kadın kapı aralığında durdu ve ciddi bir şekilde “Sylvia, biraz şeker ödünç almak için gelmiştim. Kapı açıktı ben de içeri girdim. Şimdi Allah aşkına neyin var yine?”
    Sylvia dik oturdu ve gözlerini sildi. Eteği buruşmuştu ve siyah saçları alnının üzerine dağınık şekilde sarkmıştı. Taklit dantele benzeyen yakasından bir iğne dışarı çıkmıştı ve bluzundaki küçük kırmızı kopçayı tutturmak için aşağı doğru uzanıyordu. Sesi titreyerek “Merhaba Bayan Hackett, bir şey yok” dedi.
    Bayan Hackett çenesinin kenarlarını ovarak “hiç bir şey yok, gerçekten. Chip’in buradan ayrılıp Canton’a gitmek istemesinden dolayı, değil mi. Elbetteki öyle.”
    Sylvia saçlarını gözlerini önünden yanaklarına doğru itti. Sinirli şekilde “Bunu yapmayacağım” dedi . “Yapmayacağım.”
    Karamsar bir şekilde “hımm” dedi Bayan Hackett. “’Genç bir erkeğin arzuları rüzğarınki gibidir.’ Bu bir şiirdir. Dünyadaki en doğru şey. Buna karşı savaşmanın hiç bir faydası yoktur. Bunu hatırla ve böylece daha kolay kabulleneceksin”
    “Bunu yapmayacağım . Hayatım boyunca bir değirmenden ötekine dolaşmayacağım, ve asla bir şeyin olmayacak, evin olmayacak, hiç bir şeyin olmayacak; bunu yapmayacağım.”
    “Bu onun işi isterse bırakabilir.”
    “Öyle değil . Onun olduğu kadar benim de işim. Şu eski fikre,- Kadını her istediğini yapmak isteyen bir erkeğin peşinden koşan bir köle gibi gören - fikre inanmıyorum!”
    “Ooo , inanmıyor musun?” “Peki, sen onunla ne yapabilirsin?” dedi Bayan Hackett.
    Sylvia başını öne eğdi ve yanaklarını mendiliyle kuruladı. “Bilmiyorum” dedi.

    “Of course you don’t. You’re nothing but a child,” Mrs. Hackett said.” You’ll be twenty years finding out what to do and by that time it’ll be too late to do you any good. Unless there’s somebody around to tell you to begin with. Somebody who knows.”
    Sylvia was not impressed. “What could you tell me Mrs. Hackett? What could anyone do? I’ve argued with him until I’m almost crazy but he – doesn’t even listen any more. He’s got his mind set on moving on, to something different that won’t be any different at all, and he’ll want to go again, and—“
    “A boy’s will is the wind’s will, “ said Mrs. Hackett, “That’s what the poem says. It’s just as true of a man or an old man, for that matter. The older they get the truer it gets, I guess. Only they give up trying to do anything about it after so long a time.” She pushed up her lower lip and looked down her nose at Sylvia. “Like Mr. Hackett.”
    Sylvia looked up, surprised. “You mean Mr. Hackett used to – want to—“
    “He was the hardest man to hold down in this town. He got tired of everything, that was his trouble. It’s sort of laziness, that’s all it is. But he stuck here. He stuck, all right.”
    “Why?” Sylvia asked. “What did you do?”
    “Well,” Mrs. Hackett said, “you can take it for what it’s worth, Sylvia. It worked with Mrs. Hackett, I know that.”
    “But what was it?”
    “Whenever he got all excited about leaving here and going away some place to look for something he thought was better, I simply gave him his way. I didn’t oppose him in the least.”
    Sylvia looked disappointed and confused. “Oh.”
    “But,“ Mrs. Hackett said profoundly, “he didn’t know it. "



    “Elbette bilmezsin. Henüz daha bir çocuksun.” dedi Bayan Hackett. “Ne yapacağını öğrenene kadar yirmi yaşına basacaksın ve ve o zaman da kendin için bir şeyler yapmak için çok geç olacak. Tabii etrafında bulunanlardan biri sana nereden başlayacağını söylemediği sürece. Birisi kim bilir.”
    Sylvia etkilenmemişti. “Bana ne söyleyebilirsiniz ki , Bayan Hackett? Kim ne yapabilir ki? Onunla deli oluncaya kadar tartıştım fakat beni dinlemedi bile. Gitmeyi kafasına koymuş, sonunda hiç bir farklılık yaratmıyacak farklı bir şeye ve tekrar gitmek isteyecek ve…”
    “Genç bir erkeğin arzuları rüzğarın isteğidir” dedi Bayan Hackett. Şiirin söylediği bu. Bu konu genç bir erkek için ne kadar doğruysa yaşlı bir adam için de öyledir. Yaşlandıkça daha doğru olur, tahminimce. Sadece çok uzun bir zaman sonra bu konu hakkında bir şeyler yapmayı bırakırlar.” Alt dudağını yukarı doğru büktü ve burnundan aşağıya Sylvia’ya baktı. “Bay Hackett gibi” dedi.
    Sylvia kafasını kaldırdı, şaşırmıştı. “Yani Bay Hackett da gitmek isterdi….?”
    “Bu kasabada tutulması en zor adamdı. Onun sıkıntısı herşeyden bıkmasıydı. Bir çeşit tembellikti, hepsi bu kadar. Fakat burada kaldı. Burada kaldı, tamam mı?”
    “Niye , ne yaptınız ki?” diye sordu Sylvia.
    “Şey, değeri ne ise o kadarıyla alabilirsin, Sylvia. Bay Hackett’ta işe yaradı, bunu biliyorum.”
    “Fakat o neydi?”
    “Ne zaman burayı terk edip ve daha iyi olduğunu düşündüğü birşeyler bulacağı başka yerlere gitmekle ilgilendiyse; ben açıkça ona yolu gösterdim. Hiç bir şekilde ona engel olmadım.”
    Sylvia şaşırmış ve hayal kırıklığına uğramış bir şekilde baktı “Yaa! ” dedi.
    “Fakat “ dedi Bayan Hackett “O bunu bilmiyordu."



    "I always took him on a trip. Just a week or so. And I kept him on the jump every minute of it. I always liked little trips around, anyway. Well, bye the time that man would get home again he’d be so tired of jumping around that he wouldn’t have left for a thousand dollars. "That,“ Mrs. Hackett said, “is something you find about men, Sylvia. They like to start but they like to get back home a whole lot more.”
    Sylvia said doubtfully. “It doesn’t seem that Chip would—“
    “Maybe he wouldn’t. I’m the last person in the world to try to give other people advice, Sylvia. Nobody wants it and I guess everyone has to live his own life, anyway. But Mr. Hackett says that they’re shutting down the mill for a week, and if Chip was to spend that week in a car traveling along fast from one place to another, without even a chance to catch his breath….Well, a boy’s will is the wind’s will’—the idea of that is that the wind can change in a minute.”
    “But what if he wouldn’t want to go?”
    “Mm. You tell him you want a little vacation before you move to Canton. If he thinks that you‘ve given in to him about moving to Canton, he’ll take you. You try it and see.”
    They went up into Michigan, west to Wisconsin, down through Minnesota and Iowa and St. Louis to Memphis, east to Knoxville and up through Louisville to come to home. They were gone six days. Each day Sylvia arranged it so that they got up very early and were on the highway by daylight and she kept on the job, planning the things to visit at the next stop, until late at night. She called upon Chip to stop often at roadside stands and she filled him with hot dogs, soft drinks and bad coffee. She was surprised and delighted at the dull look that appeared in his eyes on the third day.
    Mrs. Hackett came over the day after they returned to bring back the cup of sugar she had borrowed.



    "Her zaman onu bir geziye çıkardım. Sadece bir hafta veya biraz fazla . Gezinin her dakikasında onu meşgul ettim. Neyse küçük gezilerden her zaman hoşlanmışımdır. Yani , tekrar eve geldiği zaman o etrafta dolaşmaktan çok yorgun düşmüş olurdu ki bin dolar verseydiniz bile tekrar gitmezdi." “Bu” dedi Bayan Hackett “senin erkekler hakkında öğrendiğin bir şey, Sylvia. Onlar başlamaktan hoşlanır ama en sonunda eve dönmekten çok daha fazla hoşlanırlar.”
    Sylvia tereddütle “Chip vazgeçecek gibi gözükmüyor”
    “Belki vazgeçmeyecek. Dünyada diğer insanlara öğüt verecek son kişiyim, Sylvia . Kimse tavsiye istemez ve bence herkes yine de kendi hayatını yaşamak zorundadır. Fakat Bay Hackett değirmeni bir haftalığına kapatacağını söylüyor, ve eğer Chip bu haftayı bir şehirden diğerine hızlıca, hatta nefes almasına bile fırsat vermeden arabayla yolculuk yaparak geçirirse….. genç bir adamın isteği, rüzğarın isteğidir. Bu rüzğarın bir dakika içinde değişebileceği fikridir.”
    “Fakat; ya gitmek istemezse?”
    “Hımm, sen ona Canton’a gitmeden önce ufak bir tatile çıkmak istediğini söyle. Eğer senin Canton’a gitme fikri hakkında ona boyun eğdiğini düşünürse, seni tatile götürür. Dene ve gör.”
    Michigan’ın kuzeyine, doğuya Winconsin’e, aşağı doğru Minnesota ve Iowa ve St. Louis’den Memphis’e, batıya Knoxville’ne ve eve gelmek için yukarıya Louisville’ye gittiler. Altı günlüğüne gitmişlerdi. Her gün Sylvia geziyi düzenledi dolayısiyle çok erken kalktılar ve gündüzleri otoyoldaydılar ve bir dahaki duracakları yerde neleri ziyaret edeceklerini planlama işini Sylvia gece geç saatlere kadar sürdürdü. Sylvia Chip’ten sık sık yol kenarındaki büfelerde durmasını istedi ve ona sosisli sandöviç , alkolsüz içecekler ve kötü kahve yedirip içirtti. Üçüncü gün Chip’in gözlerinde görünen donuk bakışlara şaşırıp ve sevindi.
    Döndüklerinin ertesi günü Bayan Hackett ödünç almış olduğu bir kase şekeri geri vermek için çıka geldi.



    She said, “Well !” and paused expectantly, holding the cup of sugar in both hands.
    “He went back to work today,” Sylvia said. There was a tired note in her voice. “He hasn’t said a thing about going to Canton for several days.”
    “Mm! And what did he say when he got home?” She asked. “That he never thought home would look so good to him?”
    Sylvia nodded. She sat down on a kitchen chair and for a moment seemed lost in thought. “He said exactly that,” she said at last.
    “ You won’t even be able to get him to move out of the house to go to a movie for a month. I told you. “Wind’s will,” that’s the poem. They’re all alike, all men.” She put the cup of sugar on the kitchen cabinet and looked at Sylvia. “But I wouldn’t say that you look so happy about it, Sylvia. You’re tired.”
    Sylvia rested her chin on her hand. She sighed and said, “I’m a little tired of this town, I guess. I was just thinking, when we came back yesterday, and it looked so …so old and so dirty and dull and tiresome…and I thought that we’ll spend all our lives here, with nothing to do except the same old … oh, I was just thinking.”
    Mrs. Hackett drew back and looked at Sylvia seriously and then said. “You’re just tired, Sylvia. My goodness. That long trip—“
    Sylvia looked up and her eyes were shining. “But I’m not tired,” she said. “I had a wonderful time.”



    “Eee!?!” dedi ve her iki eliyle şeker kabını tutarak umutla bekledi.
    “Bugün işe geri döndü” dedi Sylvia. Sesinde yorgun bir ifade vardı. “Bir kaç gündür Canton’a gitmeyle ilgili bir şey söylemedi!”
    “Hımmm ! Peki eve geldiğinde ne söyledi ?” diye sordu. “Evin ona hiç bu kadar güzel göründüğünü asla düşünmediğini.” söyledi. Sylvia başını salladı. Mutfak sandalyesinin birine oturdu ve bir an için düşüncelere dalmış gözüktü. “Aynen öyle söyledi!” dedi en sonunda.
    “Bir ay boyunca onu sinemaya gitmek için bile evin dışına çıkaramayacaksın. Sana söylemiştim.”Rüzgarın arzuları” işte şiir bu. “ Onların hepsi aynı ,bütün erkekler”. Şeker kasesini mutfak dolabına koydu ve Sylvia’ya baktı. “Ama senin bu konudan çok mutlu göründüğünü söyleyemem. Çok yorgunsun.”
    Sylvia çenesini ellerinin üzerine dayadı. İçini çekti ve “Sanırım bu kasabadan bir parça sıkıldım. Sadece dün geri geldiğimizde düşündüm ve bu kasaba çok eski, kirli, sıkıcı, bunaltıcı göründü ve düşündüm de bütün ömrümüzü burada geçireceğiz, yapacak bir şey olmadan sadece aynı eski ….Aman, Sadece düşünüyordum!”
    Bayan Hackett geri çekildi ve ciddi bir şekilde Sylvia’ya ya baktı ve “Sadece yorgunsun, Sylvia. Aman Allahım, şu uzun gezi …..”dedi.
    Sylvia başını kaldırıp baktı, gözleri parlıyordu. “Fakat ben yorulmadım ki” dedi. Harika bir zaman geçirdim.

    The Big Chance - Büyük Şans - Frederick Lang (ingilizce-türkçe özeti)

    He wasn’t the kind to pick a secretary by the color of her hair. Not Bill Hargrave. Both Paula and Nancy had been smart enough to know that. And for some time everyone in the office had known that one of them, Paula or Nancy, was going to get the job. In fact, the decision would probably be made this afternoon. Hargrave was leaving town and wanted to settle the matter before he left.
    The two girls could see him from their desks outside his office. Maybe it was only some correspondence that he was looking at with cool, keen eyes. But for a moment his finger seemed to pause above those two efficient little pushbuttons. If he pressed the left one, it would be Paula’s pulse which would begin to beat faster.
    Paula couldn’t keep her eyes off that light on her desk. She kept making mistakes in her typing and nervously taking the sheets of paper out in order to start all over again.
    She leaned across her typewriter and said to Nancy, “The boss is all dressed up today. He must be going on a special trip.”
    She was just talking to relieve her nervousness. Nancy took her time about answering. She wasn’t used to having Paula talk to her in such an intimate tone. Not since they’d learned a month ago that they were both in line for a promotion, for the important job as Bill Hargrave’s secretary.
    “He does look nice.”
    Hargrave was young and outside of office hours he was said to be human. But that wasn’t why he’d gotten to be one of the important officials of the company until they saw him one day in one of the top executive positions.

    O bir sekreteri saçının rengine bakarak seçecek tipte biri değildi. En azından Bill Hargrave böyle değildi. Hem Paula, hem de Nancy bunu bilecek kadar zekiydiler. Ve bir süredir de bürodaki herkesin bildiği gibi içlerinden biri, Paula veya Nancy, işi alacaktı. Aslında, karar muhtemelen bu öğleden sonra verilecekti. Hargrave kasabadan ayrılıyordu ve gitmeden önce meseleyi halletmek istiyordu.
    Kızların ikisi de, çalışma odasının dışındaki masalarından onu görebiliyorlardı. Belki de patronlarının sakin, keskin gözlerle baktığı sadece bir mektuptu. Ama bir an için parmağı, o iki küçük işlek çağrı düğmesinin üzerinde durur gibi oldu. Eğer soldakine basarsa, daha hızlı atmaya başlayacak olan nabız Paula’nınki olacaktı.
    Paula gözlerini masasının üzerindeki ışıktan ayıramıyordu. Daktiloda hata yapmaya ve herşeye baştan başlamak için gergin bir şekilde kağıtları çıkarmaya devam etti.
    Daktilosunun üzerinden eğildi ve Nancy’ye, “Patron bugün baştan aşağıya iyi giyinmiş. Özel bir geziye gidiyor olmalı” dedi.
    Sadece gerginliğini yatıştırmak için konuşuyordu. Nancy cevap vermekte acele etmedi. Paula’nın, kendisiyle böyle samimi bir ses tonuyla konuşmasına alışkın değildi. Özellikle de, bir ay önce her ikisinin de Bill Hargrave’in sekreterliği gibi önemli bir işe terfi etmek için aday olduklarını öğrenmiş olmalarından beridir.
    “Hoş görünüyor.”
    Hargrave gençti ve mesai saatlerinin dışında insancıl olduğu söylenirdi. Ama onu, bir gün şirketin üst yönetici mevkilerinde birinde görene kadar şirkette önemli biri olması gerektiğinin sebebi bu değildi.



    The two girls saw him get up from his desk and walk to the doorway of his office. He stood there with one hand in a pocket of his blue flannel suit. There was a small white flower in his buttonhole and the usual keen, unrevealing smile on his face.
    “Did you send for the tickets?” he asked Nancy.
    “I got the tickets all right,” she answered, “but…and she tried to smile in the same hard way the boss did. She looked about as hardboiled as a white kitten. “But there just aren’t any staterooms to be had,” she told him. “Not for love or money.”
    The boss was certainly disappointed. Anybody could see that.
    “Suppose I try it?” Paula suggested quickly.
    And for the next ten minutes, half the office employees could hear Paula telling the ticket agent exactly what she thought of him.
    “Listen,” she said, “I don’t care whose reservations you have to cancel…”
    Well, the job was worth going after. There was the salary, for one thing. And there was the prestige. The boss’s secretary knew a great deal about the business. And there were the interesting people she got to talk to. The important people. And the boxes of perfume, flowers, and candy they often left on her desk.
    And there was Bill Hargrave for a boss. Young and clever and attractive. That was a factor, too. Because in the advertising business you called the boss “Bill,” and he called his secretary “Nancy” or “Paula” and took her to dinner on the company expense account.



    Kızların ikisi de onun masasından kalktığını ve çalışma odasının girişine doğru ilerlediğini gördü. Orada, bir elini mavi kadife takım elbisesinin ceplerinden birine sokmuş olarak ayakta durdu. Ceketinin yakalarından birinde küçük, beyaz bir çiçek ve yüzünde her zamanki zeki, kendini açığa vurmaz gülümsemesi vardı.
    “Biletleri istettiniz mi? diye sordu Nancy’ye.
    “Biletleri hallettim,” diye yanıtladı Nancy, “ama… ve patron gibi aynı ciddi ifadeyle gülümsemeye çalıştı. Beyaz bir kedi yavrusu kadar çaresiz göründü o an. “Ama ayırtabileceğimiz hiç özel kompartman kalmamış,” diye açıkladı ona. “Mümkünatı yok.”
    Patron kesinlikle hayal kırıklığına uğramıştı. Bunu herkes farkedebilirdi.
    “Bir de ben deneyim mi?” diye çabucak bir teklifte bulundu Paula.
    Ve sonraki on dakika boyunca ofis çalışanlarının yarısı, Paula’nın bilet satış görevlisine kendisi hakkında ne düşündüğünü söylemesini duyoyorlardı.
    “Dinleyin,” diyordu, “Kimin rezervasyonlarını iptal etmek zorunda kaldığınız hiç umurumda değil…”
    Eee, iş peşinden koşmaya değerdi. Bir kere, maaşı iyiydi. Ve saygınlığı vardı. Patronun sekreteri, işler hakkında oldukça fazla bilgiye sahip olurdu. Ve konuşmak durumunda kaldığı ilginç
    insanlar vardı. Önemli kişiler. Ve bu kişilerin sık sık masasının üstüne bıraktığı kutular dolusu parfüm, çiçek ve şekerler.
    Ve Bill Hargrave vardı patron olarak. Genç ve zeki ve çekici. Bu da bir etkendi. Çünkü, reklamcılık işinde patronuna “Bill” diye seslenirdin, ve o da sekreterine “Nancy” veya “Paula” derdi ve onu şirket giderleri hesabından ödenen akşam yemeklerine götürürdü.




    It was all strictly business, but it seemed intimate and informal.
    Both Paula and Nancy knew about those dinners. Bill had tried to be fair. He would ask Paula to stay one night, and it would be Nancy’s turn the next night.
    But Paula had been smart. She had soon learned how impersonal Bill Hargrave could be, even at those intimate dinners. About as personal as one of those advertisements that says, “This means you.” And she saw how much harder to please he was during the overtime hours- more irritable, more inclined to be critical in his manner.
    So when Nancy had said, “I don’t mind staying nights, really. I know Paula usually has a date. She’s popular with the men…” well, Paula had been glad to let it go at that. She’d been quick enough to see that neither of them was going to get the job simply on a basis of physical attractiveness, and she was right.
    Paula didn’t need any lessons when it came to office politics. She was the one who was always busy when someone of little importance in the office wanted his material typed. “Sorry, but it’s impossible, Jack. Why not ask Nancy?”
    And they did ask Nancy. It left Paula free to do Bill Hargrave’s work in a hurry. She was never too busy for Mr. Bill’s work.
    When Hargrave finally pressed one of those buttons it was at Paula’s desk that the light went on. She started to make a grab for her notebook, but she quickly took out her mirror first. Then she grabbed up her notebook and an envelope that was on her desk.



    Bu mutlak suretle, tamamen işin bir parçasıydı, ancak biraz samimi ve gayri resmi görünürdü.
    Hem Paula, hem de Nancy bu akşam yemeklerini iyi biliyorlardı. Bill adil olmaya çalışmıştı. Bir akşam Paula’dan kalmasını rica ederdi, ve sonraki akşam yemek sırası Nancy’ye gelirdi.
    Ama Paula akıllı hareket etmişti. Bill Hargrave’in o samimi akşam yemeklerinde bile ne kadar mesafeli olabildiğini hemen öğrenmişti. Şu içlerinden birinde aşağı yukarı “Bu sen demeksin” diyen reklam kadar mesafeliydi. Ve onu fazla mesai sırasında memnun etmenin nasıl daha da zor olduğunu gördü_ daha asabi, hareketlerinde eleştirici olmaya daha fazla eğilimli.
    Ve tabii Nancy “Akşamları ben kalabilirim, gerçekten. Paula’nın genellikle bir randevusu olduğunu biliyorum. Erkekler arasında oldukça meşhur…” dediğinde, Paula olayın böyle gelişmesine izin vermekten hoşnut olmuştu. Paula, ikisinin de bu işi sadece fiziksel çekicilikleri ile elde edemeyeceklerini görmekte gecikmemişti, ve haklıydı.
    İş, büro politikalarına geldiğinde, Paula’nın hiç bir derse ihtiyacı yoktu. Büroda fazla önemli olmayan biri notlarını daktilo ettirmek istediğinde her zaman meşgul olan hep oydu. “Üzgünüm, ama imkansız Jack. Neden Nancy’den istemiyorsun?”
    Ve onlar da Nancy’ye rica ederlerdi. Bu Paula’ya, Bill Hargrave’in işlerini daha acele yapma özgürlüğünü getirdi. O, Bay Bill’in işleri için asla çok meşgul değildi.
    Hargrave en sonunda şu düğmelerden birine bastığında, ışığı yanan Paula’nın masasıydı. Not defterini kapmak için hareketlendi, ama daha önce çabucak aynasını çıkardı. Sonra defterini ve masasının üzerindeki bir zarfı aldı hemen.



    As for Nancy, what else could she do but sit there with her pretty blonde head bent over her typewriter? Nancy was a natural blonde, and that seemed the best way to describe her.
    She just didn’t seem to know any tricks such as Paula did for making herself more popular with the boss.
    The moment Paula got inside Hargrave’s office he asked about that stateroom.
    “Any luck, Paula?”
    Paula wasn’t dumb. It was the little things that would count with Mr. Bill. Orchestra seats at the theater when an important client was in the town and the show was sold out. Or a stateroom when there were “no staterooms to be had for love or money.”
    She handed him the envelope. It contained the two sets of tickets. “That’s your stateroom number on the outside,” she said in a businesslike way.
    She had on a blue flannel suit something like Bill’s, and it was clear he thought she looked pretty smart in it.
    “Don’t forget the time,” she added, “eight-fifteen.”
    Hargrave smiled. “So there were no staterooms for love or money, eh?”
    He looked again at the number of his stateroom and he put the envelope carefully in his inside pocket.
    Then he told her. She was going to have a new job. He mentioned the salary, too. He didn’t neglect to mention the salary.
    She took it just right- in a very businesslike manner. Just enough of gratitude.



    Nancy’ye gelince, sapsarı kafası daktilosunun üzerine bükülmüş bir şekilde orada öylece oturmaktan başka ne gelirdi elinden? Nancy doğal bir sarışındı, ve bu onu tanımlayabilecek en iyi ifadeydi.
    Sadece, Paula’nın kendini patrona daha da yakınlaştırmak için başvurduğu hilelerin hiç birini biliyor gibi görünmüyordu.
    Paula patronun çalışma odasına girdiği anda, Hargrave şu kompartman konusunu açtı.
    “Hiç şansımız var mı, Paula?”
    Paula aptal değildi. Mr. Bill için önemli olan Ufak ayrıntılardı. Önemli bir müşteri kasabadayken, tüm biletlerin satıldığı bir tiyatro salonunda orkestra gösterisi için yer bulabilmek gibi. Veya “ayarlanmasının mümkün olmadığı” bir zamanda bir kompartman.
    Ona zarfı uzattı. İçinde iki kişilik bilet vardı. “Bu salonun kenarındaki kompartmanınızın numarası,” dedi ciddi bir ifadeyle.
    Üzerine Bill’inkine benzer mavi kadife bir takım elbise giymişti, ve bu elbise içinde patronun onun çok güzel göründüğünü düşündüğü aşikardı.
    “Saatini unutmayın” diye ekledi, “sekiz-onbeş.”
    Hargrave gülümsedi. “Güya kompartman ayarlamak mümkün değildi, ha?”
    Kompartmanının numarasına tekrar baktı ve zarfı dikkatli bir şekilde iç cebine koydu.
    Sonra ona söyledi. Yeni işi o alacaktı. Maaştan da bahsetti. Maaştan bahsetmeyi ihmal etmedi.
    Paula bunu tam anlamıyla uygun bir şekilde-çok ciddi bir tavırla- kabul etti. Sadece yetecek kadar bir minnettarlıkla.




    And then, the old sportsmanship. How sorry she felt about Nancy. She didn’t look sorry
    And neither did Bill. He told her it was okay, that she shouldn’t worry about Nancy, that Nancy wasn’t made for the job anyway, and that besides, he and Nancy were leaving on their honeymoon tonight. Tonight at eight-fifteen.

    Ve sonra, şu eski sportmenlik. Nancy için ne kadar da üzülüyordu. Aslında pek de üzgün görünmüyordu.
    Ve Bill de üzgün görünmüyordu. Ona her şeyin yolunda olduğunu, Nancy için endişelenmemesi gerektiğini, nihayetinde Nancy’nin bu işe uygun olmadığını, ve bunun yanısıra, o ve Nancy’nin bu akşam balayına çıkacaklarını söyledi. Bu akşam, saat sekiz-onbeşteki trenle.


    Ten Steps - On Basamak - Robert Littell (ingilizce-türkçe özeti)

    I put on a clean collar. I was in our room on the second floor where I could see into the Hubbel’s yard , and the ring on the stone post where they tie up their dog. The dog wasn’t there. The collar which I took off had two kinds of laundry mark on the inside, one mark from the laundry where I used to take my shirts and a second mark from the present laundry. Then I washed my hands.
    The soap was worn down so that there was almost none left. It was as soap that smelled like salad. I turned off the water, but the water still went drip- drip from the faucet. I dried my hands. I hung the towel on the left end of the rod. The right end of the rod is for Mae. The rod is glass and some day it will come loose and fall down and break. I shut the bathroom door so that I would not hear the drip-drip of the water from the faucet.
    I went into the room again which is for Mae and mine. On her bed in the day time she keeps a French doll with big eyes. Where the back of the bed hits the wall there is a mark. I moved out the bed, and I saw the mark. It is black and a yard long. The doll fell of and I put it back on the bed so it could not look at me when I went out. Then I went out.
    I was is the hall , and I shut my eyes. I didn’t know what kind of wallpaper there was in the hall. I thought that it would be green, but when I opened my eyes again it was more blue than green, with a woman , with a basket, and a lamp. Around the door the wallpaper was cut off, and there was only the lamp; eight times from ceiling to the flour , no woman , and no basket but only the lamp. I could touch to the ceiling when I stood on my toes.
    Next to our room is the extra room, which we do not use. I went into that. The back of the mirror was peeling off , and both windows were closed.

    Temiz bir kazak giydim.Hubbel’in bahçesini ve köpeklerini bağladıkları kaya üzerine çakılı halkayı görebildiğim ikinci kattaki odamdaydım.Köpek orada değildi.Çıkardığım kazağın iç tarafında iki çeşit çamaşırhane etiketi vardı,bir tanesi şimdiki diğeri ise daha önce gömleklerimi götürdüğüm çamaşırhanenindi. Sonra ellerimi yıkadım.
    Sabun eridi gitti ve neredeyse hiç kalmadı. Salata gibi kokan bir sabundu.Suyu kapattım fakat su hala musluktan damlıyordu.Ellerimi kuruladım.Havluyu çubuğun sol ucuna astım .Çubuğun sağ uç tarafı Mae içindi.Çubuk camdandı,zamanla gevşedi ve düşerek kırıldı.Musluktan damlayan suyun sesini duymamak için banyo kapısını kapattım.
    Tekrar Mae ve bana ait olan odaya girdim . Gün içinde yatağının üzerinde büyük gözlü Fransız yapımı oyuncak bir bebek bulundururdu. Yatağın arka tarafında duvara vurduğu yerde iz oluşmuştu. Yataktan çıktım ve ize baktım. Siyah ve 1 yard uzunluğundaydı. Oyuncak düştü. Onu tekrar yatağın üzerine geri koydum. Odadan çıkarken oyuncak bana bakamıyordu. Sonra dışarı çıktım.
    Koridordaydım,gözlerimi kapadım. Koridorda ne çeşit bir duvar kağıdı olduğunu bilmiyordum. Yeşil olabileceğini düşündüm, fakat gözlerimi tekrar açtığımda yeşilden çok maviydi;kadınlı,sepetli,lambalı. Kapı civarında kağıt kesilmişti ;yerden tavana kadar sekiz tane lamba vardı, sadece lamba kalmıştı kadın ve sepet yoktu. Parmak uçlarımda yükseldiğimde tavana dokunabiliyordum.
    Odamızın bitişiğinde kullanmadığımız ekstra bir oda vardı. O odaya girdim. Aynanın arkası soyulmuştu ve iki pencerede kapalıydı.



    On the window there was a large fly, and I opened the window and drove him out and he flew away. And in the window frame there was a long nail ;and I took off my shoe and drove in the nail with the heel of my shoe. Then I put on my shoe again. I measured the room by walking across in each direction from one wall to other . It is ten by fourteen.
    I came into the parlor from the door across from the desk. The desk has three drawers down one side. I took out an envelope from the bottom drawer and put some money in it and wrote “ For Mae “ on it and put it on the top of the desk. The curtains in the parlor were red. Where the sun hits them there is a part that is not red , but pink. There was a magazine on the table called Movieland, and I started to read it, but I did not read it. I went over the fireplace and looked at the rest of the room from there , and I saw the table and the carpet and how two chairs were facing right towards each other. I sat down on one of them and one of it’s legs was shorter than the others, and I got up and went into the kitchen.
    In the kitchen I saw Mae shelling peas. She forces the peas out of the shell with her thump and they fell into the bowl. There were three peas on the floor and I picked them up and put them in my pocket. The kitchen floor was laid in linoleum with blue and white squares two inches squares. Mae was sitting on a stool, reading a paper placed in front of her. She did not turn around when I came in. She said, ‘’When you come back bring some stove polish with you.’’
    I said I was going now.
    I went out through the back door into the yard. There I saw my kid playing with some sand and toy truck, and then running the truck back and forth through sand. The sand was wet, and I could see the print of his hand on it. It was his left hand. I said,’ ’so long, son,‘’ to him, but he didn’t say anything. He was too busy with his truck and the sand.



    Camın üzerinde büyük bir böcek vardı. Pencereyi açtım,böceği defettim, uçtu gitti. Pencerenin çerçevesinde uzun bir çivi vardı. Ayakkabımı çıkardım , topuğu ile çiviyi çaktım; tekrar giydim. Odayı bütün yönlerden yürüyerek duvardan duvara ölçtüm. 10 x 14 ‘tü. Masadan başlayıp kapıdan geçerek salona girdim. Masanın bir tarafında üç çekmecesi vardı. En alttaki çekmeceden bir zarf aldım, içine biraz para koydum,üzerine “Mae için” yazdım ve masanın üzerine bıraktım. Salondaki perdeler kırmızıydı. Güneşin vurduğu perdelerde kırmızı olmayan, pembe olan bir kısım vardı. Masanın üzerinde Movieland adında bir dergi vardı. Dergiyi okumaya başladın fakat okumadım. Şöminenin üzerine çıktım ve odanın geri kalanına oradan baktım. Masayı, halıyı ve tama olarak biri birine bakan iki koltuğu gördüm. Bir tanesinin üzerine oturdum; bir bacağı diğerlerinden kısaydı. Kalktım ve mutfağa gittim.
    Mea yı bezelyeleri soyarken gördüm. Baş parmağıyla bezelyeleri kabuklarından çıkmaya zorluyordu ve bezelyeler kasenin içine düşüyordu. Zeminde üç bezelye tanesi vardı. Onları topladım ve cebime koydum. Mutfağın tabanı mavi-beyaz renkli,2 inch lik kareli muşambayla döşenmişti. Mae taburenin üzerinde oturuyor ve önündeki gazeteyi okuyordu. İçeri girdiğimde bana dönmedi. “Geri döndüğünde biraz fırın cilası getir” dedi.
    “şimdi gidiyorum” dedim.
    Bahçedeki arka kapıdan çıktım. Orada kum ve oyuncaklarla oynayan çocuğumu gördüm. Kumu oyuncak kamyona koyuyor, kamyonu itiyor boşaltıyordu. Kum nemliydi, üzerinde çocuğun el izini görebiliyordum. sol elinin iziydi. “Hoşça kal evlat” dedim. O hiçbir şey demedi. Kum ve kamyonu ile çok meşguldü.



    Then I went to the garage, and unlock the door. I ran a cloth over the windshield of the car, and it was scratched in a half circle where the windshield wiper wipes it. And I stood there a couple minutes, and then I closed the doors and walked alongside of the house to the frond and looked at my watch. It was twenty minutes to ten.
    Then I walked down the wooden steps to the sidewalk, and I counted the steps. I counted ten steps, I thought I counted the last step, but perhaps I didn’t . I walked down the street, and I looked back, and saw the house , and there was one window with a shade halfway down, and I wanted to go back and count the steps again to make sure, but I didn’t. I walked down to the corner and took the bus and got off at the police station and found Captain Rogers and told him that if they were looking for the man who killed Sam Mathews they should arrest me because I had done it.
    Captain Rogers asked me if I want to write out a confession and I said that I would, but before I tell them how I killed Mathews I want to write down the last things which I saw in my house and how I remember them, because now I will want always to be able to remember about all those things that I won’t ever see again.



    Sonra garaja gittim ve kapı kilidini açtım.Arabanın ön camındaki örtüyü kaldırdım,cam sileceklerinin sildiği yerlerde yarım daireler oluşmuştu.Bir iki dakika orada kaldım ,kapıları kapattımevin yanından ön tarafa doğru yürüdüm ve saatime baktım. Saat ona yirmi vardı.
    Ahşap basamaklardan kaldırıma doğru yürüdüm ve bu basamakları saydım. On basamak saydım, son basamağı saydığımı düşündüm ama belki de saymadım.
    Sokaktan aşağı doğru yürüdüm ,geriye baktım ve evi gördüm, yarı açık gölge li bir pencere vardı.Geriye dönüp emin olmak için basamakları tekrar saymak istedim.Fakat gitmedim.Köşeye kadar yürüdüm ,otobüse bindim polis karakolunda indim ve yüzbaşı Ragers’ı buldum.Sam Matthews’ü öldüren adamı arayorsanız beni tutuklayabilirsiniz çünkü onu ben öldürdüm dedim.
    Yüzbaşı Ragers itirafımı yazmak isteyip istemediğimi sordu,yazabileceğimi söyledim fakat önce onlara Matthews’ü nasıl öldürdüğümü anlattım.Yazmak istediğim son şeyler evimde gördüklerim ve onları şimdi nasıl hatırladığımdı.Çünkü şimdi, bir daha asla göremeeceğim bütün o şeyleri her zaman hatırlayabilmek istiyorum.


    Red Balloons - Kırmızı Balonlar - Elmer Davis (ingilizce-türkçe özeti)



    Lundy told himself afterward that he had been tempted beyond his strength. In fact, he had never been really tempted before, for he had never had such an opportunity. He had gone to the bank – the branch bank in the poor, rundown neighborhood to which he had recently moved – to cut a coupon from his last bond; all the rest of his bonds and his money he had lost in his crazy attempt to make on stock market so that he could give up his job and live in Florida. He took his safe deposit-box to one of the booths where people shut themselves in while they open their safe-deposit boxes in order to cut coupons or to put in or remove valuables. The booth had just been vacated by a fat woman wearing many jewels who had left it covered with torn papers.
    A little annoyed, Lundy brushed away the torn papers – and came upon an envelope filled with money which the fat woman had obviously overlooked. A bank failure in the town had recently frightened many people; the fat woman looked like the sort of person who would turn her bank balance into cash and lock it up in her safe-deposit box. Lundy half opened the door to call her back and saw her walking out of the bank. Quickly he shut the door, counted the money. Nearly thirty thousand dollars; enough to keep a man comfortably live in some little Florida town for the rest of his life.
    Quickly, Lundy slipped the envelope into his inside pocket.
    Then he left the bank, crossing the street into a little park with a high iron fence around it. It was, he knew, a private park, the possession of the old families that had once lived on the square; at night its gates were locked, a watchman guarded it. But by day it was open to all. He sat down on a bench, trembling

    Lundy, kendi kendine, gücünün üstünde zorlandığını düşünüyordu. Aslında, daha önce eline böyle bir fırsat geçmediği için, gerçek anlamda hiç bu kadar çalışmamıştı. Kalan son çekinden bir kupon kesmek için, yeni taşındığı fakir ve döküntü bir muhitte bulunan banka şubesine gitti. Kalan bu son çekten önce sahip olduğu bütün gayri menkulünü ve parasını, bu işi bırakıp Florida’da yaşamak maksadıyla, daha çok kazanmak için yatırdığı borsada kaybetmişti.
    Şahsi güvenlik kasasını alarak, insanların kasalarını rahatça açabilmeleri, kupon kesebilmeleri, para ve değerli eşya koyabilmeleri veya alabilmeleri ve bu işi yaparken yalnız kalabilmelerini sağlayan kabinlerden birine girdi. Kabinden, az önce bir çok mücevheri olan şişmanca bir kadın, içeride yırtık kağıt parçaları bırakarak çıkmıştı.
    Durumdan oldukça rahatsız olan Lundy kabine girdi ve yırtık kağıt parçalarını kenara itti ve o sırada, şişman kadın tarafından düşürüldüğü açıkça belli olan parayla dolu zarfı gördü. Son zamanlarda, şehirde bir bankanın batması çok korkutmuştu. Şişman kadın da, bu korkudan dolayı, banka hesabını nakide çevirip, şahsi güvenlik kasasına saklama eğiliminde olan birine benziyordu. Lundy, bayanı geri çağırmak için kapıyı yarı araladı ve onu bankadan çıkarken gördü. Süratle kabinin kapısını kapattı ve Parayı saydı. Neredeyse otuz bin dolar vardı. Bu para, bir insanın kalan bütün hayatını Florida’da geçirmesine yetecek bir miktardı.
    Zarfı çaktırmadan ceketinin iç cebine koydu.
    Bankadan çıktı ve caddenin karşısında yüksek demir çitlerle çevrili küçük parka gitti. Park, Lundy’nin bildiği kadarıyla özel bir parktı ve daha önce bu arazide yaşamış eski ailelerin mülküydü. Geceleri kapıları kilitlenirdi ve bir bekçi onu korurdu. Gündüzleri herkese açıktı. Kış rüzgarında titreyerek bir banka



    in the winter wind; the envelope in his pocket felt like a piece of hot metal.
    What a fool he had been! He had thought when he took it that it wouldn’t be missed for a month – not until the woman came again to cut coupons. But if she kept all her money in her safe-deposit box she might come back and find it missing tomorrow – this afternoon. The bank employees would remember Lundy – he had recently rented his safe-deposit box; they might remember that he had followed her into the booth. If he gave up his job now and left for Florida, that would be a confession. But tonight, tomorrow, he might be questioned, his rooms examined. Where could he hide the money?
    His throat was dry; he got up, walked to the center of the park, where he had seen a drinking fountain. Unable to decide what to do, he stared at the drinking fountain, at its tall concrete base. Then his eyes narrowed; the base was broken on one side – a hole big enough to put your hand through. Inside, there was a dark space where no one would think of looking for anything; where a man who had hidden something could come back and get it almost anytime.
    Beside the drinking fountain, Lundy kneeled down; anyone who had passed would have seen only a man with an unbuttoned overcoat hanging loose about him, kneeling down, tying his shoe. But when he went on, the envelope of money no longer lay like a piece of hot metal in his pocket. He had hidden it in the hole at the base of the drinking fountain.
    That evening two detectives from police headquarters came to see him, to question him very politely and he met them smiling.
    “Yes, yes,” he said. “There was a fat woman in the booth just before me; she left it covered with torn pieces of paper and I brushed them aside into the wastepaper basket. Find out where the wastepaper basket went, and you’ll probably find the money.



    oturdu ama cebindeki zarf ona, sıcacık bir parça maden gibi geliyordu.
    Yürürken, ne kadar aptalca davrandığını düşündü. Zarfı aldığı zaman, kadın tekrar kupon kesmek için bankaya gelinceye kadar, yani hemen hemen bir ay boyunca paranın kaybolduğunun farkına varılamayacağını düşünmüştü. Ama kadın bütün parasını kasasında saklıyorsa, yarın, hatta bugün öğleden sonra bankaya gelip, paranın kaybolduğunu farkedebilirdi. Banka görevlileri de Lundy’nin kasası ile birlikte, şişman kadından sonra, onun çıktığı kabine girdiğini hatırlayabilirlerdi. Eğer hemen işini bırakıp Florida’ya giderse hata ederdi. Ama bu akşam veya yarın sorgulanabilir ve evi aranabilirdi. Parayı nereye saklayabilirdi?
    Boğazının kuruduğunu hissetti ve parkın ortasında gördüğü çeşmeye doğru ilerlemeye başladı. Ne yapacağına karar veremez bir halde, çeşmeye ve onun uzun taban taşına bakıyordu. Birden gözleri kısıldı. Tabandaki taşın bir tarafında, bir elin rahatlıkla girebileceği genişlikte ve yeterince derin bir yarık olduğunu farketti. Yarığın içi karanlıktı ve hiç kimsenin aklına burada bir şey aramak gelmezdi ve hiç kimse burada bir şey olduğunu göremezdi. Buraya herhangi bir şey saklasanız, daha sonra istediğiniz zaman gelip alabilirdiniz.
    Lundy, çeşmenin hemen önüne diz çöktü. Oradan geçip, onu gören birisi, sadece çökmüş ve ayakkabılarını bağlayan, düğmeleri iliklenmemiş bir parka giyen bir adam görecekti. Gittiğinde zarf cebinde bir sıcak metal gibi değildi. Yavaşça para dolu zarfı cebinden çıkarıp, çeşmenin altında bulduğu boşluğa sakladı.
    O gece, Polis merkezinden iki dedektif, Lundy’yi görmeye ve sorgulamaya geldi. Lundy onları güler yüzle karşıladı.
    “Evet, evet” dedi. “Benden önce kabinde şişman bir bayan vardı. Kabinden, yırtık kağıt parçaları bırakarak çıktı. Ben de o kağıt parçalarını çöp sepetine attım. Çöp sepetine bakın. Muhtemelen, parayı orada bulursunuz.


    No, I’ve no objection at all if you want to look around here just to satisfy yourselves.
    Afterward he wondered whether he had not overdone it. They went away apparently convinced, but he couldn’t feel safe. He had better live the money where it was, for a while. There wasn’t a chance in a million that anyone would look into the broken drinking fountain. There was no hope of his recovering the money at night: the park gate was locked; the watchman was on duty. Someday, when no one was near, he would kneel down as if to tie his shoe –
    As he entered the park next morning, he saw something like a red cloud just above the drinking fountain. A red warning of danger. He became very nervous but then saw that it was only a group of toy balloons held by an old man. Lundy had never seen anyone selling balloons here in the three weeks in which he lived nearby; business couldn’t be good, the old man would soon live. But when Lundy came back at evening, he was still there in the same spot near the drinking fountain.
    Lundy looked at him in passing; he was old but he looked strong. He might be a younger man in disguise – not a seller of balloons; he might be a detective placed there to watch him. Lundy went home trembling. No one could have seen him put the money away – but suppose that by some accident the money had been found. The police would know that the thief must come back for it; thus they had left a man on guard. But had they left the money there in order to trap him?
    The next morning the balloon-seller was still there. That day Lundy went to the bank and risked a question. No, said the manager of the bank, they hadn’t found the money, but they expected to find it. It seemed to Lundy that the manager looked at him in a rather suspicious manner.
    That evening he spoke, in passing, to the balloon-seller.


    Hayır; eğer sizi rahatlatacaksa evin her yerini arayabilirsiniz..”
    Sonra, sanki biraz fazla abarttığını düşündü. Dedektifler inanmış şekilde evden ayrıldılar ama Lundy, hala kendisini güvende hissetmiyordu. Parayı, bir süre sakladığı yerde bırakması iyi olurdu. Nasıl olsa, parayı onun sakladığı yerde kimse bulamazdı. Gece, parayı bıraktığı yerden alma şansı yoktu. Çünkü, park kilitliydi ve bir de güvenlik görevlisi vardı. Bir gün gündüz vakti, etrafta kimsecikler yokken, çeşmenin öününde ayakkabısını bağlıyormuş gibi eğilecek ve…
    Ertesi sabah parka girdiğinde çeşmenin üzerinde kırmızı bir bulut gördü. Kırmızı bir tehlike uyarısı… Lundy, önce çok sinirlendi. Ancak, bu kırmızılığın sebebinin yaşlı bir adamın elindeki bir grup balon olduğunu gördü. Lundy, o çevrede geçirdiği üç hafta boyunca bu parkta hiç kimsenin balon sattığını görmemişti. Bu parkta balon satmak o kadar karlı bir iş olamazdı ve yaşlı adam nasıl olsa yakında giderdi. Akşam üstü tekrar parka geldiğinde, yaşlı adamın hala çeşmenin dibinde olduğunu gördü.
    Lundy, adama bakarak yanından geçti. Oldukça yaşlı birisiydi ama kuvvetli görünüyordu. Yaşlı bir balon satıcısı kılığında genç bir adam olabilirdi. Lundy’yi takip etmek için görevlendirilmiş bir dedektif olabilirdi. Lundy eve döndüğünde titriyordu. Kimse parayı koyarken onu görmüş olamazdı. Ancak para kazara da olsa bulunmuş olabilirdi. Polis de, hırsızın parayı koyduğu yerden almak için tekrar geleceğini düşünerek, birisini gözetlemesi için bırakmış olabilirdi. Peki, onu tuzağa düşürmek için parayı yerinde bırakmış olabilirler miydi?
    Ertesi sabah balon satıcısı hala oradaydı. Lundy bankaya giderek kendisini riske atacak bir soru sordu. Banka müdürünün, soruya cevabı olumsuzdu. Para bulunamamıştı ama bulacaklarını umuyordu. Lundy, banka müdürünün kendisinden şüphelendiğini hissetti.
    Lundy, o akşam geçerken, balon satıcısı ile konuştu:

    “You work late, eh? Business must be good.”
    “Not so good. But I stay around until they lock the gates each night and the watchman arrives to guard the place.”
    There was not a moment when the fountain was not being watched. That was the first night that Lundy couldn’t sleep. In the morning the red cloud was still there, hanging above his treasure.
    Well, if business was bad, the balloon-seller would soon leave and go somewhere else to sell his balloons. Lundy waited there more days, in which he saw, morning and evening, that red sign of danger. He couldn’t stand this much longer: a balloon-seller, staying in a place where Lundy had never seen before, couldn’t be a balloon-seller. But, there was one chance, if the police had left the money. Policeman in uniform seldom came here; Lundy could wait for his chance until there was no one around, attack the balloon-seller, knock him out, take the money, and escape before anyone came.
    And so he waited his chance, found the old man alone, walked up to him, pretended to by a balloon, then hit him, straight and hard on the jaw. Down went the old man – down and out; down went Lundy on his knees, his arm reaching into the hole at the base of the fountain.
    Up into the air went a dozen red balloons, release from the old man’s hand as he fell; a dozen sudden red danger signals which could be seen everywhere in the park and from the nearby streets as well. As Lundy rose, pushing the money into his pocket, he saw a policeman coming up; he turned only to face another, tried to walk away coolly –
    “Here!” said the policeman. “What’s the matter with old Joe?”
    “I don’t know. I’ve done nothing.” But the balloon man was talking now, explaining to the policeman what had happened. The policeman turned toward Lundy, severe.


    “Geç saatlere kadar çalışıyorsunuz, işler iyi olsa gerek” dedi.
    “Hayır, çok iyi değil ama her gece kapılar kapanıncaya ve bekçi gelinceye kadar buralarda duruyorum” diye karşılık verdi balon satıcısı.
    Çeşmenin, hiç kimse tarafından görülmediği, bir an bile yoktu. Her an balon satıcısı tarafından görülüyordu. O gece Lundy’nin uyuyamadığı ilk geceydi. Ertesi sabah kırmızı bulut hala orada, hazinesinin başında duruyordu.
    Aslında, eğer işler kötüyse, balon satıcısı yakında buradan ayrılıp, başka bir yere gitmek zorunda kalacaktı. Lundy, günlerce bekledi ve her gün kırmızı tehlike işaretini orada gördü. Bu duruma dayanamadı. Daha önce bu civarda hiç görmediği bir balon satıcısının, sürekli burada beklediğine göre, gerçek bir balon satıcısı olamazdı. Eğer polis, parayı orada bırakmışsa hala bir şansı vardı. Üniformalı polisler buraya pek gelmezlerdi. Etrafta hiç kimse yokken, balon satıcısına saldırıp onu yere yıkar, parayı alır ve birileri gelmeden kaçabilirdi.
    Lundy, uygun fırsatı kolladı. Yaşlı adamı tek kaldığı bir anda, balon alıyormuş gibi yaparak ona doğru yürüdü. Adamın doğruca çenesine, sert bir yumruk attı. Yaşlı adam yere düştü ve sersemledi. Lundy, hemen diz üstü çökerek çeşmenin tabanındaki yarığa doğru elini uzattı.
    Bu arada, yere düşen yaşlı adamın elinden kurtulan balonlar gökyüzüne doğru yükseldi. Parktaki ve caddedeki insanlar tarafından rahatlıkla görülebilecek bir düzine tehlike işareti Lundy için büyük tehlike oluşturacaktı. Lundy, parayı cebine koyup ayağa kalkarken dönüp bir polis ile göz göze geldi. Sakin yürümeye çalışırken karşısına başka bir polis çıktı.
    “Bak hele!” diye bağırdı polis. “Yaşlı Joe’nun nesi var?”
    “Bilmiyorum, ben bir şey yapmadım” dedi Lundy. Fakat yaşlı balon satıcısı kendine gelmiş ve olup biteni anlatmaya başlamıştı bile. Polis, sertçe Lundy’ye doğru dönerek, kızgın bir tavırla sordu:


    “What’s the idea of knocking down an old man that’s just out of the hospital?”
    “Just out of the hospital?” Lundy asked.
    “Sure. He’s been sick for a month. Haven’t you noticed that for the past month he hasn’t been here, at his regular place near the fountain? First time he’s been away for twenty years….
    Hey, you – take your hand out of that pocket! Oh, it isn’t a gun? Just papers? Well, come along with me and show them to the captain at police headquarters.”




    “Hastaneden daha yeni çıkmış bir yaşlı bir adama ne diye vuruyorsun?”
    Lundy şaşırdı: “Hastaneden yeni çıkmış mı?” diye sordu
    “Elbette. Joe bir aydır hastaydı. Bir ay boyunca mekanı olan bu çeşmenin yanının boş olduğunu farketmedin mi? Yirmi yıldır ilk defa yerinden ayrılmıştı…”
    “Hey sen! Elini hemen cebinden çıkar! Silah değil, değil mi? Sadece kağıt mı cabindeki? Neyse benimle merkeze kadar gelip onları komsere bir göster bakalım.”


    John Rossiter's Wife - John Rossiter'ın Karısı - Charles G. Norris (ingilizce-türkçe

    The most fascinating place in the United States is Palm Beach and the most interesting spot in Palm Beach is “Whitney’s.” The name isn’t Whitney’s at all, but anyone who has ever been to Palm Beach will know the establishment to which I refer.
    Whitney’s is a restaurant and a gambling place, and sooner or later everybody who comes to Palm Beach visits Whitney’s.
    There is no restaurant or hotel in France, Italy, Germany, or Spain whose food can compare with Whitney’s. At Whitney’s there are no menus; you order what you wish from an endless variety of special foods, anything from duck soup to bird’s tongues – and the surprising fact is that you get what you order. But on your first visit to Whitney’s you often pay little attention to what you eat, for very soon, as the room commences to fill, you can hardly believe your eyes. At every table you soon recognize someone who is either famous or notorious.
    After lunch this brilliantly dressed group of persons goes down to the gambling room. By two o’clock this room is well filled, by three it is crowded, and it remains so until early hours of the morning. It’s far more interesting and better conducted than Monte Carlo. I was deeply impressed, and soon I welcomed an opportunity to meet Mr. Whitney himself.
    We found him in a small, businesslike office hardly large enough to hold the big old-fashioned roll-top desk and a chair or two. Perhaps there was a safe; I can’t remember. The office was protected by some iron bars, and there was a uniformed attendant at the door who admitted us after Mr. Whitney had given the word he would see us.
    I found him a man square of jaw, cold of eye, his face rather unexpressive – much what I expected.

    Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyüleyici yeri Palm Sahili, Palm Sahili’nin en iliginç köşesi de Whitney’in Yeri’dir. Gerçekteki ismi elbetteki bu değil ama, Palm Sahili’ne gelen herkes kastettiğim bu yeri bilir.
    Whitney’in Yeri bir restoran, aynı zamanda da bir kumar merkezidir. Palm Sahili’ne gelen herkes er ya da geç burayı mutlaka ziyaret eder.
    Fransa, İtalya, Almanya ve İspanya’daki hiç bir otel veya restoranın yaptığı yemekler Whitney’in Yeri’ndekilerle boy ölçüşemez. Whitney’in Yeri’nde menü yoktur, siz sadece ördek çorbasından kuş diline kadar her ne istiyorsanız siparişini veriyorsunuz ve siparişiniz kısa sürede yerine getiriliyor. Ama Whitney’in Yeri’ni ilk ziyaretinizde ne ne yediğinize fazla önem vermezsiniz. Çünkü restoran dolmaya başlayınca gözlerinize inanamazsınız. Her masada ya bir ünlü ya da kötü şöhretli birini görebilirsiniz.
    Öğle yemeğinden sonra bu şık giyimli insanlar aşağı kata kumar odasına inerler. Saat iki gibi oda epeyce dolu bir hal alır. Saat üçte iyice kalabalıklaşır ve sabaha kadar bu kalabalık hiç eksilmez. Monte Carlo’ya göre daha ilgi çekici ve daha iyi yönetilen bir yerdir. Ben de bu özelliklerinden çok etkilendim ve çok geçmeden restoran sahibi Bay Whitney ile bizzat tanışma fırsatı da buldum.
    Bay Whitney’i içine büyük bir antika yazı masası ve bir veya iki sandalye alabilecek genişlikteki küçük bir ofiste bulduk. Odada tam olarak hatırlayamıyorum ama muhtemelen bir de çelik kasa vardı. Oda demir çubuklarla korunuyordu ve kapıda, Bay Whitney’in görüşmeyi kabul etmesi üzerine bizi içeri davet eden üniformalı bir görevli vardı.
    Bay Whitney umduğum gibi birisiydi. Oval çeneli, soğuk bakışlı ve nispeten anlamsız bir yüzü olan bir adamdı.




    He runs his gambling place as a business – and it is a matter of pride with him that it is conducted in an efficient, businesslike way. It is said that his profits are two million dollars a season, and I doubt this just as one doubts the salaries of motion picture stars.
    However the man had a strong personality. He interested me. I liked him. I wanted to talk to him, but it was difficult. He was not a very communicative person. Soon I asked him how much he lost a season in the way of bad checks and bad debts. He said approximately two hundred thousand dollars, which he didn’t seem to consider heavy. As he spoke of this a light came into his eyes, and a faint smile appeared on his lips.
    “I had a rather interesting experience the other day,” he said. “I was sitting in my office one morning when word was brought to me that a lady wanted to see me; ‘Mrs. John Rossiter,’ the man told me. I knew who John Rossiter was, so I told him to show her in.
    “Before she said a word she began to cry, not bitterly; but tears came into her eyes and began to run down her cheeks, and she kept wiping them away with her handkerchief, trying all the time to control herself. I don’t like that sort of thing, you know, and I usually avoid it, but this rather impressed me. I felt sorry for her before she opened her mouth.
    “Her husband had been gambling, she told me, and on Wednesday – the day before – had lost thirty thousand dollars. I’ve been acquainted with John Rossiter off and on for five or six years. Every year he has been coming down here, and I’ve known him well enough to say ‘Hello,’ but not much more intimately than that. At any rate, I’ve always had a good feeling about Rossiter. He was a clean-cut man, a good sport, well liked, belonged to a club, and was rather popular everywhere. I had seen him year after year here, but I hadn’t an idea of how he played or what he won or lost.




    Kumarhanesini bir işyeri edasıyla yönetiyordu ve bu etkili ve işyeri benzeri yönetim de onun için bir gurur kaynağıydı. Sezon başına karının iki milyon dolar olduğu söyleniyordu ama nasıl birisi Hollywood artistlerinin maaşına inanmazsa ben de buna inanmıyordum.
    Yine de adam güçlü bir şahsiyete sahipti. Benim de ilgimi çekti, ondan hoşlandım. Onunla konuşmak istedim ama iletişim kurmak konusunda pek istekli birisi değildi. Sonunda bir sezonda ödenmeyen çekler ve borçlardan dolayı ne kadar kaybettiğini sordum. Kendisi için çok olmadığını belli edecek bir tavırla hemen hemen iki yüz bin dolar kaybettiğini söyledi. Bunu söylerken gözleri parladı ve dudaklarında zayıf bir gülüş belirdi.
    “Önceki gün oldukça ilginç bir deneyim yaşadım” dedi. Sa-bah ofisimde otururken hizmetkar, bir bayanın benimle görüşmek istediğini, isminin de Bayan John Rossiter olduğunu söyledi. John Rossiter’i tanıdığım için eşiyle görüşmeyi kabul ettim.
    Bayan içeri girer girmez daha ağzını açmadan ağlamaya başladı ama şiddetli değil. Gözleri yaş doldu ve yanaklarından süzülmeye başladı. Kendini kontrol etmeye çalıştı. Gözlerinden yanaklarına süzülen yaşları mendiliyle silmeye çalışıyordu. Bu tür olaylardan aslında pek hoşlanmam, hatta kaçınırım ama bu durum beni oldukça etkiledi. Daha ağzından bir tek söz çıkmamasına rağmen onun için üzüntü duydum.
    Kocasının bir gün önce – Çarşamba günü – kumarda otuz bin dolar kaybettiğini söyledi. Bay Rossiter’i beş, altı yıldır tanıyorum. Her yıl belli zamanlarda buraya gelir ve ben karşılaştığımızda bir merhaba diyecek kadar onu tanırdım ama daha fazla bir samimiyetimiz yoktu. Yine de onun hakkındaki görüşlerim hep olumlu yönde olmuştu. Bakımlı, atletik, iyi bir kulube mensup, nispeten her yerde popüler bir adamdı. Onu yıllardır burada görmeme rağmen nasıl kumar oynadığı veya ne kazanıp, ne kaybettiği hakkında hiç bir fikrim ve bilgim yoktu.




    He had an account with me and always paid very promptly at the end of the month if there was any paying to be done.
    “Mrs. Rossiter explained that the great problem of her life had been her husband’s gambling. She had begged him to keep away from the stock market and from cards, and he’d promise her that he’d stop, but then he’d slip and get caught again. The thirty thousand dollars he had lost on Wednesday about cleaned him and his wife out. It meant – oh, I’ve forgotten what she told me exactly: selling the home – it was mortgaged already, she said, taking the two girls out of the school, herself perhaps having to find a position. It was a long story, I don’t remember the details, but I confess that I felt very sorry for her. Taking those two girls out of school was what I believe impressed me, I don’t know why exactly. Well, at any rate, I told her that I didn’t like the idea of anybody coming here and losing everything. Sentiment, if you like, but it’s good business at the same time. It doesn’t help an establishment like this to get a reputation that people can loose everything they have here. The result of it all was that I agreed to give her back the money which her husband had lost, but on one condition, and I made that point very clear: John Rossiter was never to enter my place again. I don’t like that kind of a loser around here. If he hasn’t got the money, he shouldn’t play. She promised me with the tears running down her cheeks, and I gave her the money, and she made me feel like a damn fool by kissing both my hands and asking God to bless me – all that foolishness that a grateful woman feels she has to do when you do her a favor.

    Benim yerimde bir hesabı vardı ve ay sonunda, eğer ödenmesi gereken borcu varsa vakit geçirmeden öderdi.
    Bayan Rossiter, hayatındaki en büyük problemin kocasının kumar oynaması olduğundan bahsetti. Kocasına borsa ve oyun kağıtlarından uzak durması için yalvardığını, onun da bu kötü alışkanlıklarına bir son vereceğine dair söz verdiğini, ama sonra kaçıp bu illete yakalandığını söyledi. Çarşamba günü kaybettiği otuz bin doların kendilerini çok kötü durumda bırakmış. Yani, tam olarak şöyle demişti: O anda ipotek altında olan evlerini satmışlar, iki kızlarını okuldan almışlar ve kendi de bir iş bulacakmış. Oldukça uzun bir hikaye idi ve ayrıntıları tam olarak hatırlayamıyorum, ama itiraf etmeliyim ki onun adına fazlasıyla üzüntü duydum. Beni asıl etkileyen konu, sanırım iki kızını okuldan almak zorunda kalması oldu. Sebebini de tam olarak bilmiyorum ama yine de ona, insanların buraya gelip her şeylerini kaybetmelerinin hoşuma gitmediğini, duygusallığı bir kenara bırakırsak, aynı zamanda bunun iyi de bir iş olduğunu söyledim. Ancak buraya gelen insanların her şeylerini kaybettiği şeklindeki bir şöhretin, bu tipte bir iş yerine hiç de fayda sağlamayacağı açıktı. Sonuçta, bir şartla, ona kocasının kaybettiği otuz bin doları geri vermeye karar verdim ve bunu da açıkça ifade ettim. “John Rossiter bir daha benim yerime gelmeyecekti.” Buralarda bu şekilde sürekli kaybeden kişilerin bulunmasından hoşlanmadığımı söyledim. Parası yoksa oynamamalı. Gözü yaşlı kadın bana söz verdi. Parayı ona verince, kendimi aptal gibi hissetmeme yol açacak şekilde, iki elime birden sarıldı ve öpmeye, benim için dualar etmeye başladı. Bütün bunlar minnettar bir kadının kendisine yapılan bir iyiliğe karşı olan duygularının ifadesiydi.




    “I didn’t think anything more about the affair until the very next afternoon when it was clearly brought back to my mind. My floor manager came to me ant told me that John Rossiter has just come in, and had gone to the gambling room, and was playing at one of the tables. As a rule, I never mix in with what happens outside, but this made me pretty mad, so I walked out there myself.”

    “I went straight up to him and said: ‘May I speak to you a minute?’ And when we were off in a corner away from the crowd, I asked him what he meant by coming into my place .”
    “’I want to know what this means,’ I demanded. ‘Your wife came to see me yesterday morning and told me about your troubles and about your losing thirty thousand dollars here on Wednesday, and I gave her back the money you’d lost on one condition and that was that you were never to enter my door again. Now, what do you mean by coming here?’”
    Rossiter looked at me for a moment. Then he said:
    “Why Mr. Whitney, there must be some mistake. I’m not married!”



    Ertesi gün öğleden sonra, tekrar hatırıma gelinceye kadar bu olay hakkında hiç bir şey düşünmedim. Kat görevlisi bana geldi ve John Rossiter’in restorana geldiğini, kumar bölümüne gittiğini ve bir masada kumar oynadığını söyledi. Genel kural olarak, asla dışarıda olup bitenlerle ilgilenmem, ama bu durum beni oldukça sinirlendirdi. Dolayısıyla oraya doğru yürümeye başladım.

    Doğruca ona doğru yaklaştım ve “Bir dakika konuşabilir miyiz?” dedim. Gözden uzak bir köşeye gittiğimizde; “Buraya gelmekle ne ima etmeye çalışıyorsunuz?” dedim.
    Bütün bunların ne anlama geldiğini öğrenmek istediğimi söyledim. “Karınız dün sabah beni görmeye geldi ve sorunlarınızdan ve çarşamba günü kaybettiğiniz otuz bin dolardan bahsetti. Ben de bir şartla parayı geri vereceğimi, şartımın da sizin bir daha buraya adımınızı atmamanız olduğunu söyledim.” “Şimdi buraya gelmekle ne demek istiyorsunuz?” dedim.
    Rossiter bir müddet sessizce yüzüme baktı ve sonunda:
    “Neden, Bay Whitney? Sanırım bir hata olmuş. Ben evli değilim ki!” dedi…







  3. Ziyaretçi
    kitap özetleri için teşekkür ederim çok yardımcı oldunuz







+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
ingilizce stage 3 hikaye kitabı özeti,  stage 3 kitap özetleri,  shoemaker kitap özeti,  ingilizce kitap özetleri stage 3
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
islami Siteler Mumine