+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden ingilizce güzel hikayeler lazım ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Ziyaretçi

    ingilizce güzel hikayeler lazım





  2. fecr
    Özel Üye





    Cevap: SWALLOW AND SPARROW

    ingilizce hikaye ingilizce hikaye türkçe cevirisi --------------
    Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed.

    Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

    Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement.
    One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake.

    Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.

    Written by: Serdar Yıldırım

    KIRLANGIÇ İLE SERÇE

    Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş.

    Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş.

    Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış.

    Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    POOR AHMET

    Ahmet’s mother and father were poor. They were living in a small house with only one room. Since his father’s lungs were ill, he compulsorily retired. Ahmet finished primary school in difficulty by selling pretzel out of school time. Later by the help of his neighbour he started to work in a restaurant to do the washing up. Ahmet had taken the first step to realize his dreams. He had met the wonderful meals which he formerly used to see behind the restaurant windows. Now he had full three courses a day. He had kept Uncle Veli, who was cooking in the restaurant, observing. He would learn cooking from him and he would be a cook himself, too but Ahmet would work not in somebody else’s restaurant but in his own one.

    Ahmet opened a restaurant in the city centre after he had done his military service. Because his meals were very delicious, the restaurant was full of customers. He was earning well. Sometimes poor people used to come to the restaurant and eat free meal.

    The waiters working in the restaurant and the customers couldn’t find any sense of Ahmet’s going and leaving two plates of meals to an empty table during lunch times. How would they know that they were Ahmet’s present to his mother and father, whom the poverty had finished years ago? They also wouldn’t be able to hear that while putting the plates on the table Ahmet was murmuring “you aren’t going stay hungry any more from now on mummy and daddy. Have your meals and get yourself very full.”

    FAKİR AHMET

    Annesi, babası fakirdi Ahmet’in. Tek göz odalı bir gecekonduda oturuyorlardı. Babasının ciğerleri hasta olduğundan zorunlu emekliye ayrılmıştı. Ahmet okul olmadığı zamanlar simit satarak zorlukla ilkokulu bitirdi. Daha sonra komşusunun yardımıyla bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Ahmet hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atmıştı. Eskiden lokantaların camları arkasında gördüğü o güzelim yemeklere kavuşmuştu. Artık günde üç öğün karnı doyuyordu. Lokantada yemek pişiren Veli dayıyı göz hapsine almıştı. Ondan yemek yapmayı öğrenecek ve kendi de bir aşçı olacaktı ama Ahmet başkasının lokantasında değil kendi lokantasında görevini yerine getirecekti.

    Ahmet askerden geldikten sonra şehrin mevki yerinde lokanta açtı. Yaptığı yemekler çok lezzetli olduğu için lokanta müşterilerle dolup taşıyordu. Kazancı yerindeydi. Ara sıra muhtaç insanlar lokantaya gelirdi ve bedava yemek yerlerdi.

    Lokantada çalışan garsonlar ve müşteriler Ahmet’in öğle vakitleri boş bir masaya giderek masanın üstüne iki tabak yemek bırakmasına bir anlam veremezlerdi. Onlar ne bileceklerdi yıllar önce sefaletin bitirdiği anne ve babasına Ahmet’in armağanını. Hem onlar duyamazlardı ki, tabakları masanın üstüne bırakırken Ahmet’in “ Bundan sonra aç kalmayacaksınız anneciğim ve babacığım. Alın yemeklerinizi karnınızı bir güzel doyurun “ diye mırıldandığını.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    RABBIT

    There was a rabbit imagining itself like a lion. One day this rabbit convened all rabbits in the vicinity on a high hill and said them that it would frighten wolf, jackal, fox in the case they would pass through the rough path in the downstairs. Rabbits listened to it with no movement.

    Ten minutes later, a wolf was passing through this path and it was suddenly surprised to see a rabbit shouting and running toward itself, and this circumstance caused it to frighten, and it urgently run away and disappeared there.

    TAVŞAN

    Tavşanın biri kendini aslan zannedermiş. Bir gün bu tavşan civardaki tavşanları yüksekçe bir tepeye toplayıp aşağıdaki patika yoldan kurt, çakal, tilki geçmesi halinde korkutup kaçıracağını söylemiş. Tavşanlar, onu sakin şekilde dinlemişler.

    On dakika sonra bir kurt geçiyormuş ki, bir de ne görsün, bağırıp çağırarak üstüne doludizgin gelen tavşanı görünce ürkmüş ve son sürat oradan kaçmış.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    FOX

    There was a fox hanging wings on it and stealing hens from poultry-houses upper sides of which were uncovered. Once poultry-house owner recognised this circumstance, they covered upper-sides of them.

    A fox never likes being hungry and remaining with no remedy. It learnt soil digging work from one mole and started entering into poultry-houses through underground. Poultry-house owners thought that mole was stealing the hens and always hoped to catch a mole.

    TİLKİ

    Tilkinin biri kanat takıp üstü açık kümeslerden tavuk çalarmış. Kümes sahipleri durumu fark edince kümeslerin üstünü kapatmışlar.

    Tilki açlığı ve çaresizliği hiç sevmezmiş. Bir köstebekten toprak kazma işini öğrenip, yeraltından kümeslere girmeye başlamış. Kümes sahipleri tavukları çalanın köstebek olduğunu sanıp, hep bir köstebek yakalamayı ummuşlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım







  3. fecr
    Özel Üye
    EXPLORER SEHMUZ AND THE POOR KING

    Explorer Şehmuz arrived in the country of poor people as he ventured around. He became more and more surprised as he walked around in the country because he couldn’t understand why they were so poor. Their clothes were very old and torn and some of them were wearing wooden sandals and some of them didn’t have even those sandals and they were walking around barefooted. All the houses in the villages, towns and cities were wooden and they all had only one floor. The fields were in certain places and these places were very small compared to the largeness of the country. He went to the capital of that country. He asked for where the king’s palace was. They said it was not very far away and it was in the middle of the woods. He dismounted from his horse near the woods. He walked through the woods the trees and after a while he ended up a flat place. He looked around and could see nothing except for a two storeyed wooden house. There were about five or six people digging the ground around that wooden house with pickaxes in order to plant something. He went closer to these people:

    ‘ Excuse me, misters! I was told that the King’s palace was somewhere around here, but I couldn’t find it. I wonder if I am looking for it in the wrong place.’ he said.

    ‘ You are in the right place sir. This is the palace of our king.’ said one of the man as he pointed to the wooden house.

    Explorer Şehmuz was so shocked that he couldn’t speak for a while what is more he couldn’t believe his ears and eyes. How come the King of such a big country would live in an old building like this. He couldn’t believe it. It was so strange and ridiculous. Then he started to feel dizzy and his eyes closed. Then he fell down because he lost his consciousness. When he was conscious again he held his head between his hands and started to think about the reasons of this situation.

    ‘ How come I couldn’t predict that living in this old house is normal for the king who controls a very poor country and as everybody is starving to death in this country ,the king can be poor, too. I have seen so many places and I have met so many people and now I understand that experience doesn’t always work.’ he thought. Then he decided to visit the king and see how poor he was.

    ‘ I am OK!. There is nothing wrong. I am so tired so that I felt dizzy. I want to talk to your king. Tell him Explorer Şehmuz wants to visit him.’ he told the people who gathered around him. One of them went to inform the king about Şehmuz’s

    Then explorer Şehmuz went into the King’s room. Middle aged king welcomed him standing and smiling.

    ‘ Welcome! I am pleased to meet you. So you are Explorer Şehmuz. I have been listening carefully to the things told about you for years. You bring happiness and fruitfullness to the places you visit. Your knowledge, speech and chats were really convincing that people have never got bored and wanted to learn more from you. I thought you were older, but you are too young.’ said the king.

    ‘ Thank you my dear king. It is my pleasure to meet you. I hope God bless you and all your people. I first started visiting different places when I was fifteen and it has been more than fifteen years that I have been visiting different countries. I explore around and learn new things. I teach the things that I learned to the people who don’t know them and who are in need of learning. I am a kind of social worker for people who want to learn something.’ said Şehmuz.

    ‘You are right Şehmuz. The importance of knowledge is not known in some places where there are not any people to teach something and in those places people are illiterate. Anyway , you must be tired. Come this way. I think you should sit and relax.’ said the king and gave him a wooden chair to sit and he sat on another one.

    ‘ I think you had seen many of the villages and towns of my country until you came to my palace so that you must have realized that my people are so poor and in our towns there aren’t any merchants coming from other countries to sell something to my people as they live in poverty. Besides, most of our lands are unfruitful that is why my people can’t find enough food to eat so new clothes or shoes are luxury for them. We have tried to grow different kinds of fruit, vegetables or crops in those fields which are not farmed and empty at the moment but the result was misery.’ continued the king to his speech.

    ‘ My dear king, most of your lands have clayey soil. This kind of soil does not let air or water go under the soil. So that vecetables or crops whatever that are planted to this kind of soil can’t get oxigen and when it rains water can not reach the roots of them. If there is no oxigen and water plants can not live. The rest of your lands which is a very small amount has sandy soil which is suitable to grow some kind of vegetables and fruit but the amount of sand is a bit high in this kind of soil. We should mix clayey soil and sandy soil in some convenient places. If the mixture is supported with fertilizer it becomes soil with humus which is the most fruitful soil. You can get a lot of crops, vegetables and fruit. What is more you can make some artificial ponds and grow different kinds of fish so that you can supply meat and protein for your people who need it. In the future you can have more products than you need so you can sell them to neighbour countries and make money.’ explained Şehmuz.

    The king was listening to what Şehmuz was saying carefully.

    ‘ It is enough if we can find enough food to eat. Making money is not very important for me at the moment because my people are dying of hunger. My first aim is to find them enough food. You are telling me very interesting and important things and I have never heard of them before. What you suggest us to do is a great thing. I did not know that there were such methods for agriculture. We shouldn’t waste time. I want some representatives from all the cities, towns and villages in my country to come to my palace. I want them to learn what to do and I also want them to teach the things they learned to all the people in their cities or villages. I am starting an agriculture campaign in my country.’ the king said happily.

    It was just the right season and time to plant and grow some crops and vegetables so that Şehmuz’s being there was a big chance for the people who lived there. He told them what they were going to do in details and and taught them how to do it and they went back to their hometowns and taught the people who lived there. For days and weeks they carried sandy soil to the clayey lands in their cars. They mixed those soils and the new fields were planted with seeds. Water canals were opened in order to water those new fields. Also the rains in Autumn helped to water the fields. Next some artificial ponds were made in suitable places and some fish were started to be grown there. After a while crops and vegetables started to sprout in those fields. Everybody was so happy. They picked up the vegetables and fruit. All the warehouses were full of products. All the animals in the country started to graze in the hayfields. In the past those animals used to be really thin but now they got fatter and fatter as they had lots to eat.

    Next year the lands where crops were grown were extended. The people who had enough food to eat continued working hard and ambitiously. They exchanged their extra products with clothes and shoes which were brought from different countries. Merchants who had never heard of that country before started to come to the country. Trade started with other countries.

    The other year they had much more product. The people who had enough clothes and shoes sold their products in order to have new houses which were made of stone and had two or three storeys. The king also had a big palace which was built opposite the old wooden one and moved there. He didn’t have his old palace fell down as Şehmuz requested from him. A big signboard was hung on the door of the palace and these words of Explorer Şehmuz were written on it.

    ‘There is absence. Existence is in absence. The important thing is to pulloff absence out of existance. Absence is only one. One absence can’t be two absences. If existence seperates from absence it multiplies. It becomes two, three,five... absence prevents the improvement of existence, incarcerates it. Existence exists in the absence of absent and becomes a being.

    Explorer Şehmuz wanted permission from the king to leave the country as saying he has been in this city for three years, he will feel himself happy and fortunate , and by the help of learning , examining , searching and working without looking for advantage will develop the countries. The king and his people did not insist on this precious man whom they owed their everything, who annihilated the poverty. They know that he is an explorer. There would be some other people who would need help and learning. Yes....... A king was crying.

    Written by: Serdar Yıldırım







  4. fecr
    Özel Üye
    üstteki hikayenin çevirisi


    GEZGİN ŞEHMUZ İLE FAKİR PADİŞAH


    Gezgin Şehmuz geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe, insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına şaşırıp kalmış. Giydikleri elbiseler eski, yamalı, yırtık pırtıkmış. Ayaklarında ise, birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar bile varmış. Köyler, kasabalar ve şehirlerdeki evler tek katlı, ahşap yapılarmış. Tarlalar, bağlar, bahçeler belirli yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla az yer kaplıyormuş. Başkente gitmiş. Padişahın sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde, ağaçlar arasında demişler. Ağaçlığın kenarında atından inmiş.Ağaçların arasından yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış. Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın çevresinde beş altı kişi, ellerinde kazmalarla toprağı kazıyorlar, ekim - dikim işiyle uğraşıyorlarmış. Yanlarına yaklaşmış:

    “ Kusura kalmayın ağalar, sarayı burada diye tarif ettiler. Acaba yanlış mı geldim? “ diye sormuş.

    “ Doğru gelmişsin, beyim!..Bizim padişahın sarayı işte burası. “ demiş köylülerden birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş.

    Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı, nasıl olur da bu eski binada hüküm sürer?..Aklına, hayallerine sığdıramamış. Başı dönmüş, bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş. Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri arasına almış, düşünceye dalmış. ‘ Vah bana, vahlar bana. Nasıl oldu da düşünemedim? Onca yoksulluk varken, bu yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir padişah olacağını. Çok yerler gördüm, çok insanlar tanıdım. Demek ki, tecrübe de bazı durumlarda pek işe yaramazmış.Neyse, kalk bakalım, Şehmuz.Gidelim, görelim şu fakir padişahı, yoksulluğunun derecesini ölçelim. ‘ Etrafında topl******ra:

    “ Yok bir şeyim.Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek isterim.Gezgin Şehmuz geldi deyin kendisine.“ demiş.Oradakiler, sevinçle birbirlerine bakınmışlar.İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber vermeye gitmiş.

    Gezgin Şehmuz, biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta yaşlı padişah, kendisini ayakta karşılamış, gülerek:

    “ Hoş geldin!..Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında anlatılanları can kulağıyla dinlerim.Gittiğin yerlere hareket, bereket getirirmişsin.Bilgine,sözüne,s ohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı zannederdim; pek gençmişsin. “

    “ Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti. Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar dururum. Gezerim, dolaşırım, sorarım, öğrenirim. Öğrendiklerimi, bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi bilgi hamallığı denebilir. “

    “ Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor, hiçbir şey de öğrenilemiyor. Neyse, yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına bak..” diyerek padişah,
    Şehmuz’a tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir sandalyeye oturmuş.

    “ Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin birçok kasabasını, köyünü görmüşsündür. Halkımın çok yoksul oluşu, şehirlerde tüccar bulunmayışı, toprakların büyük kısmının verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir. Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar? Halkım kendi karnını doyuramazken elbise mi, ayakkabı mı
    düşünecek. O boş gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik. Sonuç sıfır…”

    “ Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen cinsten.Killi topraklar geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların kökleri hava ile temas edemez. Yağan yağmur suları bitkinin köklerine ulaşamaz. Hava ve su olmayınca da bitkiler yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan küçük bir bölümü kumlu topraklardır. Kumlu topraklar, bazı sebze ve meyvelerin yetişmesine elverişlidir. Fakat, kum oranı biraz fazlacadır. Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu karışım gübre ile desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar verimli topraklardır. Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli çoğaltılabilir. Ülke insanlarının et ve protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile kazanılabilir. “

    Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını dikkatle dinleyen padişah:

    “Aman be Şehmuz,yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın.Duymadığımız, bilmediğimiz nice şeyler söylersin. Ağzından bal akar. Demek ziraat işlerinde böylesine metotlar geliştirilmiş. İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden temsilciler gelsin. Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde öğretsinler. Şu andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini başlatıyorum. “ demiş.

    Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde, Gezgin Şehmuz’un gelişi, fakir ülke için büyük bir şans olmuş. Herkes, Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını can kulağı ile dinlemiş. Bilenler, bilmeyenlere anlatmış. Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi olan killi toprakla karıştırılmış. Hazırlanan tarlalar sürülmüş, gübrelenmiş, tohumlar atılmış. Su kanalları açılmış. Tarlalar sulanmış. Sonbahar yağmurları toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş. Ekim-dikim işleri bittikten sonra uygun yerlerde suni göletler hazırlanmış. Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok yerinde başaklar boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya başlamış. Herkes, sevinç içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış. Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar gelişmişler, semizleşmişler.

    Ertesi yıl, tarım yapılan topraklar daha da genişletilmiş. Tarlalara yeni tarlalar katılmış. Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar. Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş, ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler. Önceleri bu ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar. Ticaret gelişmeye başlamış.

    Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan halk, ürünlerini parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan, tuğladan, sağlam, iki üç katlı evler yaptırmaya başlamışlar. Padişah ise, iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük bir saray yaptırmış. Bu saraya taşınmış. Eski saray Gezgin Şehmuz’un ricası üzerine yıktırılmamış. Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz’un şu sözleri yazılmış.

    “ Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır. Yok bir tanedir. Bir yok, iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır: İki olur, üç olur, beş olur…Yok varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun yokluğunda var olur, varlık olur. “

    Gezgin Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme, inceleme, araştırma ile çıkar gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş. Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden bu değerli adamın kalması için fazla ısrar etmemişler. Biliyorlardı ki , O, bir gezgindir. Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin Şehmuz padişah ile vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını tutamamış. Evet…Bir padişah ağlıyormuş.


    Yazan: Serdar Yıldırım

+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
en güzel ingilizce hikayeler,  güzel ingilizce hikayeler
5 üzerinden 2.00 | Toplam : 1 kişi
islami Siteler Mumine