+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Demokrasi ve insan hakları ile ilgili yazı ve şiirler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Ziyaretçi

    Demokrasi ve insan hakları ile ilgili yazı ve şiirler





  2. Ensar
    Özel Üye





    Cevap: Demokrasi, insan hakları

    Ö Z E T

    Demokrasi ve insan hakları konularındaki aksaklıklarımız, birçok ahlakî ve maddî problemimizin altında yatan temel sebeblerden biridir. Dolayısıyla öncelikle ele alınmalı ve çözümlenmelidirler. Bunu yaparken çifte standarttan uzak, samimî bir yol benimsenmeli, insanımıza saygı ön planda tutulmalıdır.

    Bu konular hernekadar önce Batı’da dillendirilmeye başlamış ise de, geleneklerimiz ve asırlara dayanan kültürümüz açısından, millet olarak biz, bunlara Batı’dan daha yatkın ve hazırız. Belki de bu yüzden Batı, bütün insanlığı içine alacak bir haklar anlayışını kağıt üzerinde kabulleniyorsa da, pratikte zaman zaman faklı tavırlar ortaya koyuyor.

    Temelde herkesin benzer şekillerde kabul ettiği hakların, kültürlere göre kısmen değişebileceği gözardı etmeyelim. Ama şunu da unutmayalım ki yanlış “devlet” telakkisi, demokrasi ve haklar açısından önemli bir engeldir ve bunun kültürden çok bir takım dayatmalarla alakası vardır.

    Demıokrasi ve insan hakları, insanlar için var, dolayısıyla bütün insanların birlikte sahip çıkması gereken değerlerdir. Bunun için de insanların organize bir şekilde bu haklarına sahip çıkmaları, haklarının gasbına izin vermemeleri gerekir.







  3. Ziyaretçi
    demokrasi ve insan hakları ile ilgili şiirler

    İNSAN HAKLARI


    İnsanlığa önem verip,
    Bu bildiride yayınlandı.
    Bütün insanlık sevinip,
    Derin uykudan uyandı.


    O evrensel bildiride,
    “İnsan Hakları” var, dinle,
    Bildiriyi okuyalım,
    Arkadaşım gel seninle.


    “Tüm insanlar hür doğarlar,
    Dil, din, ırk, renk bakımından,
    Ayrı bile bulunsalar,
    Kaybetmezler haklarından.”


    “Köleliği” çirkin bulur,
    “Özgür” olmayı savunur.
    İnsanları sevdiğine,
    Bütün dünyaya duyurur.


    Çarptırılmaz hiçbir kimse,
    İnsanlık dışı cezaya.
    Karışamaz hiçbir kuvvet,
    Ne almaya, ne satamaya.


    Hasan ŞEN


    İNSAN


    Gelin yüzlü papatyalar
    Kırın en güzel süsüdür.
    Ondan daha güzeller var
    Bu,gülen insan yüzüdür.

    Yaz ağaca küpe takar,
    Gümüş dere durmaz akar.
    Akan sudan güzeli var
    Bu, gülen insan yüzüdür.

    Artık hava kararınca
    Yuvasındadır karınca.
    Ölüm menzile varınca
    Yaşlanan insan gözüdür.

    Ne solan çiçek,duran su,
    Ne karıncanın uykusu.
    İnsana ilk dokunan şu
    Küsen insanın sözüdür.


    İlhami Bekir TEZ

    İYİLİK


    İyi şeyler düşünüyorum dostlar
    Sizin için iyi şeyler.
    İnsan insanı sevmez de bu dünyada
    Başka neyler ?

    Bahar içinde bahar,
    Sonra sevince döner kaygı
    Üstünde yaşadığım toprak kadar
    Dostlarım, size de saygı.

    Sayılır odama bir uyku bitimi
    Güvercin kanatlı iyilik.
    Gün ışığı böldü bütün derdimi
    Işığın içindeki geniş mavilik.


    Recep BİLGİNER





    İNSAN HAKLARI UĞRUNA


    İnsanlar, yöneticilerle hakları uğruna
    Didişip durdu binlerce yıl;
    Usanmadan bıkmadan,
    Yılmadan.

    Erişince, 1948 Aralığının on’u
    İnsan Hakları Evrensel Bildirisiyle
    Geldi haksızlığın sonu.

    Umutlandırdı bu olay,
    Mutlandırdı bu olay.
    Çalışan insanoğlunu.

    İnsan haklarına saygı,
    Kardeşlik, özgürlük, eşitlik,
    Kaderde, kıvançta birlik
    Daha çok aydınlatır
    İnsanlığın yolunu.


    M.Necati ÖNGAY







  4. Ziyaretçi
    DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI ve TÜRKİYE

    İnsan Hakları Düşüncesinin Dayanağı

    İnsan hakları, insanı kainatın en önemli ve kıymetli varlığı kabul eden ve insana saygıyı esas alan bir düşünceye dayanır. “Her felsefî görüş, varlık ve insana yüklediği anlama göre insan haklarına farklı bir yaklaşım getirmekte, insan haklarını farklı gerekçelerle temellendirmekte ve buna bağlı olarak da insan hakları anlayışında farklılıklar görülmektedir.” Fakat herkes açısından değişmeyen gerçek şudur: “İnsan hakları, insan olarak kalmamızın ve kendimizi gerçekleştirmemizin temeli olan haklardır; insanca bir hayat ancak insan haklarının güvence altında olduğu bir sosyo-politik sistemde mümkündür.” Bir başka ifadeyle, “İnsanın maddî ve manevî gelişimi, onun önce insan olarak kabulüne ve değerli olduğu inancına bağlıdır.” Bunun için de devlet vatandaşını, insanın değerini bilecek ve diğerlerine saygı gösterecek tarzda eğitmekle görevli olmalıdır.

    İnsana, neredeyse diğer canlılar kadar değer biçen “materyalist ve naturalist iddialar doğru olsaydı, insana da ancak hayvana verilen değer kadar değer verilirdi.” Onun için herşeyden önce insana bakışta naturalist ve materyalist anlayışı terkedip, insanı birinci sınıf hayvan olarak görmemek gerekir. İnsanın manevî bir varlık olduğu gerçeği iyi konulmaz, iyi benimsenmezse, iki yüzlü bir insan hakları uygulaması başgösterir. Bu itibarla her insan, nerede, ne şekilde, hangi milletten olarak doğarsa doğsun, hangi yaşta olursa, hangi cinsten olursa olsun bu haklara sahip kabul edilmelidir. Aksi takdirde ya onların bir kısmını insan kabul etmezsiniz, ya da zulmedersiniz.

    Bilindiği Halde Niçin Uygulanmıyor?

    Temel insan haklarının neler olduğu sorusu ile uğraşmak, Amerika’yı yeniden keşfetmek gibi bir şey olur. Çünkü bu konularda, hemen hemen her devletin kabul edip, altına imza koyduğu, Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi, AGİT ilkeleri, Paris Şartı, Helsinki Nihaî Senesi ve diğer uluslararası hukuk metinleri ve anlaşmaları yeterli bilgi vermektedir. Bundan dolayı bir parti olarak Fazilet de, “BM İnsan hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AGİK belgelerinde önemle altı çizilen bütün hak ve özgürlüklerin “üst hukuk normları” olarak kabul edilmesini ve Türkiye’nin iç hukukunu bu normlar doğrultusunda yenilemisini, demokratik bir değişim için zorunlu görmektedir.”

    Binaenaleyh gerek idare edenler, gerek idare edilenler demokrasi ve insan hakları kelimelerinin ne anlama geldiğini az-çok biliyorlar. Mesele bilmede değil, benimsemede ve sahip çıkmadadır. Temelde insanın değerini, yaratılışından getirdiği haklarını, bu hakları düzenleyip herkesin insanca yaşamasını ve gelişmesini sağlayacak sistemlerin iyi olduğunu görünüşte kimse inkar etmiyor. Buna rağmen insana her yer ve zamanda veya her insana hak ettiği değer verilmiyor, hakları tanınmıyor, herkesin hakkını, diğerininkine zarar vermeden sağlayacak sistemler ne yazık ki uygulanmıyor. Bu sistemlerin adı görünse de kendi görünmüyor. Öyle ise problem ne? Devlet mi, anayasa ve kanunlar mı, yoksa yine insanlar mı?

    Ülkemiz bağlamında konuya yaklaştığımızda görürüz ki: “1982 Anayasası, insan haklarını güvence altına alan bir anayasa, siyasal otoritenin keyfî işlemleri karşısında kişilere korunmuş/güvenceli bir alan sağlayan bir anayasa olmaktan çok, “devlet” diye tanımladığı insanüstü, aşkın güç organizasyonunu vatandaşlardan korumayı amaçlayan bir anayasa niteliğinde...” olmasına rağmen, bu Anayasa ve buna bağlı kanunlarda demokrasi ve insan hakları yer alıyor, kabulleniliyor; bunlarla ilgili bir çok madde bulunuyor. Ama aynı zamanda bu maddelerle özde tezat teşkil eden maddelere de rastlanıyor. Siyaset adamları da zaman zaman bu çelişkilerden söz ediyorlar. Fakat bu tezadı giderecek adımları atmıyorlar. Bunun temelinde de ülkedeki bütün insanları aynı görememe hastalığı yatıyor. Bu yüzden bir düzeltme yapıldığında “diğerleri” de bundan istifade ederse endişesi, samimi davranışlara engel oluyor. Elbette tek sebeb bu değil. Bunun kadar önemli, hatta bundan daha önemli bir diğer sebeb de, devletin bazı yetki ve gücünü ele geçirmiş, emanet olarak verilen bu yetkileri istismar ederek, hakkı olmayan şeyleri elde etmiş ve etmeye devam eden birilerinin, yasalardaki eşitliği hayata yansıtmayı menfaatlarına uygun bulmuyor ve en azından demokrat birçok yasanın doğru-dürüst uygulanmasını, keyfi tutum ve yorumları ile engelliyor olmalarıdır.

    “Esasen kağıt üzerinde bu tür hakların çoğunu kabul etmeyen bir sosyal sistem veya felsefe yok gibidir. Önemli olan sözkonusu sistemin, teorik kabulleri hayata geçirme kaabiliyetidir. İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin bu hususta son derece kabiliyetsiz olduğunu belirtmek gerekir. Daha doğrusu kapitalist sistem bütün kabiliyetini, göz boyamaya harcamakta; kağıt üzerinde herşeyi serbestmiş gibi gösterip, pratikte hakların çoğunu küçük bir azanlık lehine gasbetmektedir. Türkiye gibi, sistemin periferisini oluşturan ülkelerde ise, bu hak gasbı zaman zaman tahammül edilmez boyutlara ulaşmakta, neredeyse açık bir soyguna dönüşmektedir.”

    İnsan Hakları Konusu Nasıl Ele Alınmalı?

    “İnsan hakları sorununun mutlak anlamda ele alınması ve siyasal suistimali sözkonusu olmaması gerekirken, bazan aksi oluyor; sağ ve sol gibi çeşitli kesimlerin kendilerine göre hak kavramları oluşturmaları, diğer tarafınkini küçümsemeleri söz konusu oluyor. Halbuki insan hakları kavramı mutlaktır, ideolojik tasniflerin üstündedir. Duverger’in “Hukukun bittiği yerde kuvvetin ve kuvvetlinin hukuku başlar. Kuvvetlinin hukukunun olduğu yerde de hak ve özgürlüklerden bahsetmek mümkün değildir.” sözü meselenin püf noktasını teşkil etmektedir.”

    Öyle ise değişik düşünce,din, ideoloji ve ırka baglı insanlar, herşeyden önce ve samimi olarak asgari müşterekleri tesbit edip bir anlaşmaya varmalı; bunu yaparken insaflı ve makul omalılar. Çünkü bugünkü şartlarda herkes acı, ızdırap ve sıkıntı çekerken; bir anlaşma durumunda herkes olabildiğince rahata erecektir. Bu tür anlaşmaları, mantık çerçevesinde ve gerçekci bir şekilde yapmak gerekir. Onun için de faydasız düşmanlıklar, eskide kalmış kan davaları bir tarafa bırakılmalıdır. Yani herkes yeni bir sahife açmaya hazır olmal; iktidarda olan da, muhalefette olan da, çifte standardı bırakmalı ve bilinmeli ki bugün ona olan yarın sana olur; bugün ikidarda olan yarın muhalefette kalır.

    Bu açıdan ibretli bir durumu Nazi döneminde tutuklanan Papaz Martin Neimöller, bugün bizlere de ders olabilecek bir biçimde şöyle anlatır: “Naziler önce koministleri aldılar. Ben kominist değildim ve ses çıkarmadım. Sonra sendikacıları götürdüler. Ben sendikacı da değildim, sesimi çıkarmadım. Daha sonra yahudilere sıra geldi. Ben yahudi de değildim, sustum. Birgün beni almaya geldiklerinde, artık sesini çıkaracak kimse kalmamıştı..” Bu örnek, ahlakî temelden, insanî boyuttan ve bireysel çıkardan bağımsız tavır alma geleneğinden yoksun bir demokrasi mücadelesinin ne denli çürük bir zemin üzerinde kalmaya mahkum olduğunu göstermektedir.

    Binaenaleyh “Temel hak ve özgürlükler konusunda şu ilkeleri benimsememiz halinde ancak ilkeli ve tutarlı olabiliriz: 1) Kendin için istediğin özgürlükleri başkaları için de istemelisin. 2) Kendine yapılmasını istemediğin hiçbirşeyi başkalarına da yapmamalısın.” Halbuki “Bugün düşünce üzerindeki baskı ve yasaklara karşı çıkan kesimlerin çoğu, düşünce özgürlüğünü ve tabii ki diğer özgürlükleri bir değer olarak kabul edip, herkes için gerçekleşmesi talebiyle değil, kendi magduriyetlerinin giderilmesi saiki ile hareket etmektedirler. Böylece itiraz edilen şey, sistemin uygulamalarına dayanak oluşturan siyasal ve etik kıstaslar degil, bu uygulamaların kendisi olmaktadır.”

    “Kendi düşüncelerinin savunulmasını her halukarda bir özgürlük sorunu olarak telakki edenlerimiz, başkalarının düşüncelerini “muzır” ilan ederek yasaklamak gerektiğini savunmak gibi bir çelişkiye düşebiliyorlar... Elbette özgürlükler sınırsız değildir. Ama hep “ötekilerin” özgürlüklerini sınırlamayı gerekli gören bir anlayışın da demokratik ve özgürlükcü bir anlayış olmadığı, tersine totaliter ve otoriter bir anlayış olduğu da ortadadır.”

    Kabul İçin Eğitim

    Bu yanlıştan kurtulabilmek için insanlarımızın eğitim yolu ile bu gibi kabullere hazır hale getirilmesi gerekir. Aksi takdirde siyasiler arzu etseler bile, bu seviyeye çıkamamış seçmenlerinden ve yanlış değerlendirmelerinden korkarak, oy kaygısı ile, bunları açıktan ifade edemezler, gereğini yapamazlar. “İnsanınızı hoşgörü istikametinde ve demokrasi bilinciyle eğitemediğiniz takdirde, hukuk devletine ulaşamazsınız. Çürük temel üzerine sağlam bina inşa edilemez. Demokrasinin de harcı insandır. İnançlar, örf ve adetler temeli teşkil eder. Bu yüzden birinci sınıf bir demokrasiyi, ancak birinci sınıf insanlarla kurabiliriz.”

    Kavramın Değişim ve Gelişimi

    İnsan hakları kavramı ve mücadelesi tarih içinde uzun bir yolculukla değişim ve gelişim geçirmiştir. Fakat tarihsel ve kültürel süreçteki bu gelişimde değişmeyen bir husus bulunmaktadır. O da insan hakları düşüncesinin insanın yapısına(fıtratına) dayanmasıdır. Çünkü kavrama yüklenen anlamlar, kültürden kültüre, zamandan zamana değişse de, hep insan, insanlık onuru ve insan soyunun korunması hedef olarak alınmıştır.

    Bu gelişimi bir iki asır geriye götürmek, bu kısa zamandaki bazı hadise ve bildirileri insan haklarında en önemli hadiseler saymak zannımca yanlıştır. Doğrusu bunu insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzatmaktır. Bir başka anlatımla insanın yeryüzünde olmaya başladığı andan itibaren hakları da olmuştur. Bu yüzden insan hakları kavramının ve kapsamının gelişmesinde sadece felsefî düşüncenin değil, dinlerin de önemli ve öncelikli payı vardır.

    “İnsan hakları kavramı içerik açısından bir “evrim” geçirmiştir. Klasik insan hakları daha çok bireyi devletin müdahelesinden korumakta ve onun devlet karşısında bazı temel haklarını güvence altına almaktadır. ikinci bir aşamada sosyal-ekonomik ve kültürel haklar elde edilmiştir... Günümüzde insan hakları üçüncü aşamasını yaşamakta... insan hakları kavramına gelişme hakkı, barış, temiz bir çevre ve insanlığın ortak mirası gibi yeni haklar katagorisi eklenmektedir. Bu gelişim süreci bize, kavramın ilkel bir içerikten daha gelişmiş bir içeriğe doğru yol aldığını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda evrensellik iddialarına ihtiyatlı yaklaşmamızı telkin ediyor.”

    “İnsan Hakları Emperyalizmi”

    Çünkü “Bu son noktada insan hakları, güç ilişkileri içinde eğemenlerin başkalarına dayattığı bir araç olarak “politize” edilmektedir. Buna kimi çevreler, “insan hakları emperyalizmi” deyimini uygun görmüştür... Sözkonusu politizasyon sürecinde insan hakları, adeta tarih üstü ve evrensel bir ölçüt olarak, ülkeleri, devletleri, politikaları, kültürleri ve hatta dinleri yargılamada kullanılmaktadır. İnsanlık adına iş gördüklerini söyleyen kimi örgütler, ahlaki ve siyasal anlamda bu araç vasıtasıyla, bir eğemenlik bile kurmaya yönelmektedirler.”

    İnsan hakları konusunun uluslararası siyaset arenasında etkin bir değer ve müdahele aracı haline geldiğini gözönünde bulundurması gereken “Türkiye, haklı olduğu davalar da bile haksız duruma düşmemek ve uluslararasu alanda dışlanmamak için biran önce insan hakları konusunda olumlu atılımları yapmalıdır. Ancak bunu yaparken uluslararası kuşatmışlığı yarmanın ötesinde kendi vatandaşlarına saygı ve değer verdiği için bunu yapmalıdır.” Bu yüzden demokrasi ve insan haklarının önemini ve gerekliliğini vurgularken, asrımızın ve Batı dünyasının zorlamalarını ve dayatmalarını gerekçe olarak zikretmek, insanımıza saygısızlık olur. Çünkü o zaman sanki “Eğer çağın ve Batı’nın zorlaması olmasaydı, insanımıza haklarını vermememize gerek kalmazdı.” demiş oluruz. Halbuki genelde insanımız her çağda, batılılardan daha çok bu haklara layıktır ve kültürü, inancı, geleneği ve derin merhameti ile insan olma şeref ve gururunu haketmektedir. Zaten pekçok hak ve hürriyet konusunda Batı’ya önceliğimiz vardır.

    Batı’ya Yaranmak İçin Değil, İnsanımıza Saygıdan Dolayı

    “Başkaları ne derse desin, bu güzel yurdu bizlere kazanıp emanet etmekten ve bu topraklarda yaşamayı diğer bütün milletlerden daha fazla haketmekten başka hiçbirşey yapmamış kadirşinas milletimize karşı borcumuz olduğu için insan hakları ihlali meselesini bu ülkenin gündeminden çıkarmak zorundayız. Bu işi yaparken de başvuru kaynaklarımız bir takım uluslararası sözleşmelerden önce kendi tarihimizin ve milletimizin ortaya koyduğu iradenin siyaset sahasına aktarabilme kabiliyeti olmalıdır.”

    İnsan Haklarının Tarihi, Batı ve Biz

    İnsan hakları denince akla önce Batı gelmekte ve bu Batı’nın insanlığa hediye ettiği bir lutuf olarak görülmektedir. Evet “İnsan hakları öncelikle Batı’da gündeme yerleşmiş ise de Batı Dünyası, bu konuda sicili çok bozuk olan bir dünyadır... Jenozit, engizisyon, yüzyıl, otuzyıl harpleri ve yüzyılımızdaki birçok hareketler bu sicilin vesikalarıdır. Bosna ve Kosava bunun en yakın örnekleridir. İra hareketi de kaynağını aynı yerden almaktadır. ABD, zencileri hala içine sindirememiştir.”

    Batı insanı kendisini derebeylerin, kralların ve papaların elinden kurtarıp, insan olmasından kaynaklanan tabiî haklarını alabilmek için, savaşmak, devrimler yapmak zorunda kalmıştır. Bizim insanımız ise onun kadar dar bir alana hiç sıkışıp kalmadığı için bunlara mecbur olmamıştır. “Neden Spartaküs bizde çıkmadı da Batı’da çıktı? Neden sınıf savaşları bizde değil de hep Batı’da yaşandı? Farklılığı sadece islam toplumlarının durağanlığı ile izah etmek, yine Batı’nın oluşturduğu akıl ile cevap aramanın beyhudeliğinden öte bir anlam taşımamaktadır.” Dolayısıyla insan hakları konusunu, kendi insanımıza değer verişimizi bir neticesi olarak ve asırlara dayanan kendi kültürümüzün bir ileri adımı olarak ele almalıyız.

    Çünkü “Doğu kültür dünyasında ve özellikle de İslam Dünyasında, insan hakları hiçbir zaman rahatsız edici bir mesele olmamıştır.Avrupada felsefe ve düşünce planında insan hakları kavramına giden yolun köşe taşlarından birisi, belki yeğanesi, bir sosyal kurum olarak “fert”in ortaya çıkması olmuştur. Batı düşüncesi önce fert olarak insanı keşfetmiş, sonra haklarını keşfetmiştir. .. Türk-islam dünyasında “fert” başından beri mevcuttur. Herşeyden önce islam inancı insanı, bir fert olarak, hakları, sorumlulukları ve ödevleri ile ortaya koymuş ve herşeyin mihrakına yerleştirmiştir...” “Aslında Batı, atıfta bulunmadan İslam Medeniyetinin mirasını kullanarak bugünkü demokratik ilkeleri vücuda getirmiştir. Fakat biz bunun farkına varmadan, kendi değerlerimize hayatiyet bahşedecek yerde, daha kolay olan, Batı’yı taklid yolunu seçtik. Ancak taklid edenle edilen toplumlar farklı kültür ortamına sahip olduklarından beklenen neticeler ortaya çıkmamıştır.” Hatta daha da kötüsü “Kendi Dinine ve kültürüne önyargılı bakan aydınlar, sahip olduğumuz bu zengin değer yargılarımızın farkına varamamış, Batı karşısında boşu boşuna psikolojik eziklik duymuşlardır.”

    Batı’lı Siyasetcilerin İkiyüzlülüğü

    İnsan hakları konusunu ilk defa Batı dillendirmesine rağmen, özelde Biz, genelde de Doğu sözkonusu olduğunda, bazan parçalanmamızı gerektirecek çifte standartlarla ikiyüzlülük göstermektedir. Türkiyenin tam demokrat ve insan haklarına saygılı bir ülke olması, içeride bir takım samimiyetsiz kimselerin işine gelmediği gibi, dışarıdakilerin de işine gelmemektedir. Çünkü tam hürriyet ortamında bu milletin ortaya koyacağı gelişme ve yükselme, sömürge zihniyeti için pek iç açıcı görünmemektedir. Zaten Batı insan haklarını ilk telaffuz etmeye başladığı zaman, bunu bütün insanları düşünerek yapmamış, bugünkü noktaya çok sonraları gelebilmiştir. Diğer milletleri bir tarafa bırakın kendi insanlarının bir kısmını bile insan saymazken herkes için aynı hakları düşünmesi de beklenmezdi zaten. Dolayısıyla aynı hataya düşmeksizin, insanı, kadını ile erkeği ile, inananı ile inanmayanı ile, şu milletten ve bu milletten olan ile, bir bütün halinde kucaklayan bir insan hakları düşüncesinin esas olduğunu unutmamalı, Batının çifte standardına düşmemeliyiz.

    Batının bu ikiyüzlülüğünden istifade “Türkiye’de halledmediğimiz en temel sorunlarımız birer birer Strazburg’a (İnsan Hakları Mahkemesine) taşınmaktadır. Strazburg bilinen sebeblerle, devlete ve düzene kökten muhalif olanlar için bir çeşit hesaplaşma forumu haline getirilmiştir veya getirilmek üzeredir. Bunun etnik ayrışmaya bir ivme kazandıracağı ise kaçınılmazdır. Bu üzüntü ile karşılanacak bir durumdur. Ancak bunun en baş sorumlulularından birisi de hazırlıksız olarak bu denetim sistemine giren ve daha sonra da gerekli tedbirleri almayıp işin bu hale gelmesine yol açan devletin kendisidir. O devlet her kim veya kimler ise!”

    Ahlaken ve İktisaden Yükselmek İçin İnsan Hakları

    İnsan hakları ve demokrasi, fert ve cemiyet olarak insanımızı ahlaken ve madden yükseltecek; düşmanlarımızı korkutan genç, dinamik, akıllı nüfus potansiyelimizi ve yeraltı kaynaklarımızı daha iyi ve verimli kullanmamızı sağlayacaktır. O zaman insanlarımız, demokrasi ve insan hakları ihlallerinden doğan sun’î problem ve streslerle uğraşmaktan; aralarına saçılan kin ve nefret tohumlarını büyütmeye çabalayıp, zamanını ve enerjisini boşa harcamaktan kurtulup, iyi işler yapmaya yönelecektir. Çünkü bugünkü ekonomik sıkıntılarımızın çoğu insana saygısızlıktan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Devlet insanına bir güven, huzur ve saygı ortamı sağlamalı ve herkes elinden geldiğince çağdaş medeniyet seviyesini yakalamaya katkıda bulunmalıdır. Aslında insanımız, atılımcı, girişimci, risk alıcı karakteri ile buna hazırdır. Maalesef bu potansiyel, çeşitli ellerle frenlenmekte ve insanımızın kendi kendini unutması sağlanmakta, güvensiz bir ortamda yaşamaya adeta mahkum edilmektedir.

    İnsan Hakları ve Medya

    Şu hakikatin altını bir kez daha çizmek gerekmektedir: “Güven ortamını bozan özgürlükler değil, tam aksine demokrasinin iyi işlememesidir. Bu ortamın sağlanmasında medyaya da büyük iş düşmektedir. Sorumlu ve özgür, özgürlüğünü taraflı, çıkarcı ve ticarî amaçlar için kullanmayan bir medya, kamu vicdanı rolünü oynayabilir. Böyle bir medya ile insan hakları ihlallerine karşı savaşmak kolaylaşır. Bu açıdan değerlendirildiğinde medyamız da, demokrasimiz gibi insan hakları konusunda bir hayli yol almaya muhtaçtır.”

    İnsan Hakları Anlayışı Kültür ve Geleneklere Göre Kısmen Değişebilir

    “İnsan hakları meselesi fıtrat üzerine oturmuş bir meselesir... İnsan bu yüzden fıtratında bulunan yetenekleri, kabiliyetleri kullanacaktır. Bunların kullanılıp kullanılamayacağı hususu tartışmaya kapalıdır. Ancak nasıl ve nereye kadar, hangi ölçüde kullanılabileceği çerçeve altına alınabilir...”

    “İnsan hakları kuramının Tabiî hukuktan ve fıtrattan koparılması ve soyutlanması halinde; ters yönde ve yüce değerlere karşıt olan bir “görünürde insan hakları” uygulaması doğar ve bunun da insana ancak zararı dokunur. Ruh sağlığına aykırı ve başkasının da ruh sağlığını tehdit eden eğilimlerini eyleme geçirmek isteyen bir kimsenin insan hakkı, “anlayış görme ve tedavi görme hakkı”dır, yoksa bu kuramın amacına temelden ters düşen bir “şeytanî ve zahirî insan hakları zinciri” doğar ki zararlarını ve tahribatını aklı başında olanlara belirtmeye dahi gerek yoktur: a) Biyolojik ve fijyolojik bir temeli olmaksızın, dilediği gibi cinsiyet değiştirme hakkı, b) Homoseksüel insan hakları, c) Diğer ruhi bozuklukları olanların insan hakları, mesela sübyancıların eylem özgürlüğü, d) “Şeytan kültü”ne mensup olma insan hakkı gibi. Elbette hastalar da insandır ve onların da insan hakları vardır. Ancak bu haklar, yaşama hakkı, beden bütünlüğü üzerindeki hak, inanç ve ibadet hürriyeti gibi haklardır. Bu kimse hasta ise, ayrıca tedavi olma hakkı da vardır. Yoksa başkalarına da hastalık aşılama, kamu düzenini bozma gibi “insan hakları” asla mevcut değildir. İnsan hakları öğretisi batıla dayandırılamaz, ancak hakka dayandırılabilir.”

    Doğrusu, düşünce özgürlüğü dışında sınırsız bir özgürlük yoktur. Gerek bireysel ve gerekse siyasal ve toplumsal özgürlüklerimiz “başkalarının” özgürlüğü ile sınırlandırılmış durumdadır. Hele de farklılıkların egemen olduğu bir dünyada güçlülerin karşısında güçsüzleri koruyabilmenin tek yolu vardır. Bu yol da güçlülerin, kendilerine hak olarak gördükleri kimi talepleri, toplum çıkarları doğrultusunda frenlemektir.” Bu da ancak faziletli ve fedakar insanların işidir. Onlara bu duyguyu veren yüce bir inançları olmalı ki, kendilerine ve hırslarına hakim olabilsinler. Tarih boyunca ve günümüzde “eğemenler”, insan haklarını hep “toplum çıkarları” adına engellemiş ve frenlemişlerdir. Oysaki asıl amaçları kendi “eğemenliklerini” ve “düzenlerini” sürdürmektir... Buna karşılık “özgürlüklerin suistimali” de bir başka gerçektir. Bu iki olgu arasında denge kurabilmek hem gerekli, hem de son derece zordur.

    Demokrasi ve insan hakları konusunda eskiden beri çok şeyler yazılmış ve söylenmiştir. Yepyeni birşey yazmak oldukca zor. Bundan sonra yazılacak olanlar eskilerin bir bakıma tekrarı olmaktan kurtulamaz. Fakat aynı zamanda bu konular çok yönlü olup, düşündükce dallanıp budaklanmaktadır. İnsanı tek başına düşündüğünüzde sıralayabileceğiniz birçok hak alanını, bir baba, bir koca, bir anne, bir eş, bir topluluğun üyesi, bir vatandaş, bir dinin müntesibi ve saire olarak ele aldığınızda ya geri alıyor veya daraltmak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Sınırları çizerken çok dikkatli olmak mecburiyetindesiniz. Çünkü ana-baba hakkı, çocuk hakkı, eş hakkı, koca hakkı, millet-vatan hakkı gibi bir takım hakları ve vazifeleri de insan hakları içinde düşüneceksiniz.

    Demek ki insan için sınırsız hak ve hürriyet olamaz. “İnsan ne bütünüyle özgür, ne bütünüyle mecburdur.” Çünkü bütün insanlar bu dünyada yaşıyoruz ve dünya sınırlı imkanları olan bir mekandır. Herkes için sınırsız hak ve hürriyet, mantıkî olarak mümkin değildir. Çünkü o zaman hak ve hürriyet anarşi, terör ve zulme dönüşür. Dolayısıyla bu dünyada ve özellikle de bu ülkede barış, huzur ve yarış içinde yaşayabilmemiz için, insanların karşılıklı olarak birbirine zarar vermeden bu hak ve hürriyetlerden mümkün olan en ileri seviyede yararlanmaları için bir takım sınırlar, kurallar ve vazifeler belirlemek mecburiyeti bulunmaktadır.

    Haklar ve hürriyetler, bazan daraltılarak, bazan da haddinden fazla genişletilerek istismar edilir. Fakat hak ve hürriyetlerin sınırlarını devlet değil, insanların-milletin kendisi belirlemelidir. Bütün bunlar yapılırken herkes samimi davranmalı, bunu bir ganimet paylaşımı gibi görüp, “Ne kadar fazla alır; diğerlerine ne kadar az bırakırsam o kadar kâr...” mantığıyla davranılmamalı; mağdur iken farklı; muktedir iken farklı düşünülmemelidir. Haklar ve hürriyetler ardniyetli birilerinin istismarına ve anarşi çıkarmasına müsait konular haline getirilmemelidir. Çünkü bazı kötü niyetli kişiler, cahil halk kitlelerini, aynı ırktan, aynı dinden, aynı mezhebten olduğunu söyleyerek etkilemek ve onlardan menfaat elde etmek isteyebilirler. İstismarları önlemenin en iyi yolu, istismar konularını, insanları tatmin edecek ve hukuka zarar vermeyecek şekilde çözüme kavuşturmaktır. Yine aynı şekilde devlet birilerini yanına alıp diğerlerini dışlayarak haklar ve hürriyetler belirlememeli, bütün halkına güvenmelidir. “Halkına asla güvenmeyen ve halkı birey hakları ve özgürlükleriyle donattığı takdirde sonunun geleceğini düşünen bir devlet elbetteki baskı yollarına başvuracak” ve adaletten kaçacaktır.

    “Şu bir gerçek ki demokrasinin ve ona bağlı olarak insan haklarının her yerde ve her zamanda işlerlik şansı olan tek formülünden ve keyfiyet(kalite) itibarıyla her toplum için geçerli belli bir standardından söz edilemez. Demokratik haklar ve teknikler bellidir ama bunların değişik toplumsal şartlar sebebiyle uygulama ve işletilme şansı izafî olarak her yerde farklıdır.”

    Hak ve hürriyetler açısından da çeşitli gelenek, kültür ve coğrafyaların farklı anlayışları olabilir; yani birisinin hak ve hürriyet olarak gördüğü şeyi, diğeri haklarına saldırı olarak değerlendirebilir. Bütün dinlerin ve felsefî ekollerin üzerinde ittifak ettiği maddeler olmakla beraber, her konuda tam bir ittifak olduğu söylenemez. Binaenaleyh haklar ve hürriyetler konusunda gerçekci davranarak, içinde bulunduğumuz şartları, kültürü, bölgeyi, gelenekleri dikkate almak yanlış mı olur? Bunu genel kabul görmüş hakları ve hürriyetleri kısırlaştırmak ve güdükleştirmek için değil; işlerliği olan, fazla idealist ve ütopik olup, kağıt üzerinde kalan bir insan hakları projesi haline getirmemek için düşünüyoruz. Bu yüzden bazı insan haklarının sahasını makul ölçüde daraltarak, bazan kendi bölgelerine ve özel alanlarına sokarak, diğer insanları rahatsız etmeyecek ve tehdit etmeyecek hale getirebiliriz. Aldatma, yanıltma, insanları yanlış yönlendirme, bir vazife yapıyorum diye diğer insanların kişilik haklarına tecavüz, insanların bilgisizliğinden istifade ve benzeri şeyler de hürriyet sayılmamalıdır.Olsa olsa bunlar üzerinde ufak tefek düzeltmeler, ilaveler ve yerine göre sınırlamalar yapılabilir. Önemli olan ve yapılması gereken bu hakların, herkes için, her yerde, her zamanda ve istismar edilmeden, başkalarının haklarını tehlikeye atmadan kullanılabilirliğini sağlamaktır.

    Ayrıca bu konularda sadece Batı’yı esas almak da yanlış olur. Çünkü dünya kuşkusuz, bütün iyi taraflarına rağmen , “Batı Kültürü”nden ibaret değildir ve eğer sadece bu kültür referans alınacaksa, bu, bizatihi insanın kültürel yoksullaşması, tek boyutta eşyayı ve hayatı algılaması gibi tahripkar sonuçlara yol açar.” Bunun için şu unutulmamalıdır ki: İnsan haklarının dayandığı “Tabii hukuk, Batı’nın geliştirdiği liberal düşünceden çok daha önce ilahi hukuktan neş’et ettirilmiştir.”

    Düşünce, İnanç ve Vicdan Hürriyeti

    İnsanın en başta gelen haklarından birisi düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğüdür. “Demokrasilerde bütün düşüncelerin serbestce ifade edilmesi genel-geçer bir kuraldır. Hiçbir düşünce “suç” kapsamına alınamaz. Demokratik devlet şu veya bu düşünceyi “zararlı” veya “zararsız” ayrımına tabi tutarak destekleme veya yasaklama yoluna gidemez...Şiddet ve eyleme çağrıda bulunmayan bütün düşünceler, ne denli farklı, aykırı ve ekstrem özellik taşırlarsa taşısınlar, serbestce ifade edilebilme olanağına sahip olmalıdırlar... Demokrasilerde hangi düşüncelerin zararlı olduğuna yurttaş bireyler kendi özgür iradeleri ile karar verirler...”

    Zaten istense de insanların vicdanlarına hakim olunamaz; düşünceler, inançlar, sevgiler ve nefretler hep istenildiği gibi yönlendirilemez. Engellenebilecek olan, düşüncelerin ve inançların ifade edilmesi; kanaatların açıkca söylenmesidir. Binaenaleyh gerçek “Demokrasi, demokrat olmayan düşüncelerin ve eğilimlerin de özgür bir biçimde kendini ifade edebilmesine olanak sağlayan bir hoşgörü rejiminin adıdır... Demokrasi, demokrat olmayan düşüncelerin ve eğilimlerin varlığından zarar görmez, tersine bu düşüncelerin ve eğilimlerin yasaklanması ve cezalandırılması gibi eylemlerden zarar görür.”

    Düşünce ve kanaatlarının önüne bir takım kanunî engeller korsanız, insanınızı şahsiyetsizliğe ve seviyesizliğe itmiş, ikiyüzlü davranmaya zorlamış olursunuz. Bu ve benzeri yollarla şahsiyetsizleşmis insanlardan meydana gelen bir cemiyetten gelişme ve yükselme bekleyemezsiniz. Kendilerine bu zulüm reva görülmüş insanlar, hiçbir zaman bunu yapanlara da yar olmazlar. Binaenleyh makul ölçüler içerisinde düşünce ve inançların ifade edilebilmesi, insanları rahatlatacak, geliştirecek ve bazan insan bu sayede yanlışlarını anlayıp daha iyiye doğru gidecektir. Aksi tarz yanlışların kökleşmesinden başka bir işe yaramayacaktır. İşte bundan dolayı düşünceyi ifade hürriyetinde de, diğer hürriyetlerde olduğu gibi, kendimiz için istediğimizi başkaları için de isteyecegiz. “Bugüne kadar bu değerleri sahiplenmiş gibi yapan ideoloji ve sistemlerin pratiği ise, bu değerlere yönelik ikiyüzlü ve hoyrat bir muameleyle belirlenmiştir. İnsan hakları ve özel olarak düşünce özgürlüğü konusunda kompleksiz ve korkusuz bir “muhalif” tutum, bu kavramların insanlığın özgürlük mücadelesi için taşıdıkları hakikî değeri tesis ve teslim etmek bakımından büyük önem taşımaktadır.”

    İnsan Haklarında Adalet

    İnsan hakları evrensel bir kavramdır ve içine elbette özgürlüğün yanısıra eşitlik de girecektir. İnsan hakları kavramının içine giren tüm unsurların oluşturduğu bütüne de adalet denmelidir. Adalet olmadığı zaman bütün insanlarıbn hakları değil çok az sayıda bazı kişilerin hakları sözkonusu olmaktadır.Bu çok az sayıdaki kişi de, kaba tabiriyle oligarşiyi oluşturanlar ve onların aileleri ile yakınlarıdır. Bunlar tüm konularda hak sahibi oldukları halde, hiçbir konuda ödev sahibi değildirler ve oligarşi içinde yer alanların yargı önüne çıkmak gibi bir zorunlulukları da yoktur...” Halbuki iyi bir hüküme, kuvvetini, idare ettiği insanların haklarına ve insan benliğinin yüksek şerefine riayetten almaktadır. Kötü hükümet ise iktidarda kalışını cebir ve tahakkümde bulmaktadır. İnsanları korkutup sindirerek yönetmekte ve menfaat yoluyla seciyye ve ahlak düşüklüğünü yaratmaktadır. Bu hükümette insanların hak ve şerefi diye birşey bulunmamaktadır. Bu uygulamayla toplumda taraftar ve karşıtlar gibi iki katagori de oluştuğundan sosyolojik açıdan da toplumsal çatışma ve düşmanlıklara yol açılabilmektedir. Bu ortamda ise genel bir insan hakkı mefhumunun yerine dar bir gurup ve “biz” hakkı öne çıkmaktadır.

    “İnsan hakları ancak bütün farklılıkların, mensuplarının sayısından bağımsız bir şekilde yaşama ve kendini geliştirme hakkına sahip olduğunun gerçekten içselleştirilmesi durumunda kazanılabilecek bir konumdur.” Bu bağlamda “John Stuart Mill, ferdi hürriyete o derece önem verir ki, bütün insanlığın aynı kanaatta olup, tek bir ferdin farklı kanaatlarda olduğu durumlarda bile, insanlığa bu insan tekini susturma hakkını vermez.” Aksi takdirde peygamberlere de söz söyleme hakkı tanımamalıyız. Çünkü onlar genelde topluma karşı tek kişi olarak mesajlarını yaymaya başlamışlardır. Peygamberlerin, çoğunluğa karşı yaptığı bu karşı çıkışı doğru bulmazsak, o zaman da bütün güzellikler ve medeniyetler ortadan kalkardı. Demek ki bu manada fikir hürriyeti insanlığın gelişmesi için olmazsa olmaz bir şarttır. İnkar da tek kişi olarak başlamış ve toplumda renklilik sağlamıştır. Çeşitli hikmetlerden dolayı Allah Teala buna müsade etmiş, gücü olduğu halde bütün insanları tek bir millet- tek bir düşüncede toplamamıştır; şeytana bile mühlet vermiştir.

    Devlet mi, İnsan Hakları mı?

    Artık şimdi demokrasi ve insan haklarının evrensel ve vazgeçilmez bir değer olduğu daha yüksek sesle söyleniyor ve daha çok insan tarafından dillendiriliyor. Çoğu sağlıksız ve yönlendirmeli kullanımına rağmen iletişim vasıtaları, insanların gözünü açtı, “kralın çıplak” olduğunu gösterdi. Millet anladı ki esas olan kendisidir, insandır; devlet, hükümet, ordu onun için; onu korumak, onun iyliğini sağlamak; ona yardımcı olmak için vardır. Bundan dolayı “Hiçbir kimse ve hiçbir siyasi otorite, bu haklara riayet etme durumunda kalırken insana lütufda bulunduğunu iddia edemez.” Bundan dolayı Abant’ta toplanan, çeşitli eğilimlerdeki aydınlarımız şu maddelerin altına böyle bir özgüvenle imza atmışlardır:

    “Madde 4) Devlet metafizik veya siyasi anlamda kutsallığı bulunmayan beşeri bir kurumdur. Devlet, bireylerin doğal insanî ilgi ve ihtiyaçlarını yerine getirmek için varolan ereğini ve işlevini bu ilgi ve ihtiyaçlarda bulur. Yaşama, güvenlik, adalet, özgürlük bu ilgi ve ihtiyaçların en temel ve doğal olanlarıdır. Devletin her türlü ideolojiye, inanç ve felsefî görüşe eşit mesafede bulunması gerekir. Devletin totaliter, otoriter, sert, dayatmacı bir resmî ideolojisi olamaz. Yukarıda zikredilen devletin ana görevlerini ifa etmekle sorumlu tüm devlet görevlileri bu görevlerini milletin emrinde oldukları bilinci ile ve yetki aşımına neden olmadan yapmak zorundadırlar. Demokrasi, insan hakları, özgürlük ve barış içinde yaşama gibi değer ve talepleri bir ideolojinin unsurları olarak görmüyoruz. Devlet bütün dinlerin, dini inançların ve yorumların önündeki engelleri kaldırır; din ve vicdan özgürlüğü, dini inançların gereklerinin serbestce yerine getirilmesini herkes için güvence altına alır.”

    “Madde 6) Devlet, hukuk devleti çerçevesi içinde, dini inanışlar ve felsefi kanaatlar konusunda tarafsız olmalıdır. Vatandaşların inanma ve inanmama haklarını korumalı ve inançlarını hayata geçirmelerinin karşısında duran engelleri ortadan kaldırmalıdır. Laiklik esas itibarıyla bir devlet tutumudur ve laik devlet dini tanımlamaz, bir din siyaseti de gütmez. Temel hak ve özgürlüklerin tanımı ve sayımında laikliğin kısıtlayıcı bir ilke olarak yer almaması gerekir.”

    İnsan hakları sorunuun ülkemizde 30 yıl geçmesine rağmen aynı ifadelerle tartışılıyor olmasının ve çok fazla bir mesafe alınamamasının altında yatan sebeb aydınlarımızın işaret ettikleri bu gerçektir.. Aksine bir anlayış, inanç ve kültür açısında farklılıklar taşıyan insanlarımızın bir birine karşı düşmanca tavırlara sahip olmasını körüklemektedir. Bu aynı zamanda, devletin kendini koruma yolu olarak, desteklediği bir durum gibi gözükmektedir. Ama bu yolla, yalnızlaşıp, zaafa uğrayarak devlet kendisini de tehlikeye atmaktadır.

    Devlet, milletten ayrı düşünülmemelidir. Daha doğrusu devlet kendisini milletten ayrı görmemelidir. Çünkü ülke içinde en üstün ve etkin irade milletin iradesidir. Onun iradesini temsil eden organ, en üst organdır ve millet tarafından seçilir. Seçilenler, hür iradenin emanetcisidirler ve emanete hainlik edemezler. Öte yandan millet seçtiğine, hem sahip çıkar hem de istismarına imkan vermemenin yollarını arar. Millet oyuna sahip çıktığı ve kendisine yapılan saygısızlıklara tavizsiz cevap verdiği müddetce, istismarcılar, buna cesaret gösteremezler.

    Zaten “Devlet, sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların, yaşamlarını kolaylaştırmak için oluşturdukları ve benzerlerince de tanınan bir örgüt ve mekanizmadır.” Bundan dolayı Devletin ve hükümetin görevi, farklı düşünce, inanç ve ideolojilere sahip insanları arasında uyumu sağlayıcı, karşılıklı hak ihlâllerini önleyici ve problemleri cözücü bir görev üstlenmektir. “Sistemin başarısı problem üretmekle değil, problem çözmekle ölçülür. Problemler demokrasilerde halkın katılımıyla çözülür. İttihatcı geleneğin 2000 yılına taşınması akıl, bilim ve çağ dışıdır.”

    Dolayısıyla devlet, bir orkestra şefi gibi davranmalıdır. Ahengin bozulmaması için ikazlarda ve hatırlatmalarda bulunmalı; her enstrümana, korodaki yeri kadar ses çıkarması için uyarılarda bulunmalıdır. Ama her bir enstrümanı bizzat kendisi çalmaya kalkmamalıdır. Bunun için de işini bilmeli; neyin ne olduğunu bilmeli; koroda bir arakadaşı olsa bile, ona da hakkı kadar hak tanımalı; tarafgirlik yapmamalı; tarafsız olmalıdır. Binaealeyh insan hakları konusunda samimî, açık fikirli, iyi niyetli, adil olmalı; lehimize de olsa, aleyhimizde de olsa, tutarlı, gerçekci olmalı; çifte standarttan uzak davranmalıyız.

    Haklar İçin Organize Olmak

    “Şimdi insanlar daha çok demokrasi, daha geniş özgürlük istiyor.” deniliyor. Bence insanlar bunları her zaman arzu etmişlerdir.Ama başlarındaki idarelerden ve belalardan ötürü, bunları açıkca ve yüksek sesle ilan edememişler, içlerine atmışlar, ümitsizlige kapılıp, gerçekleşmesine pek ihtimal vermemişlerdir. Fırsatını buldukları zaman da, insan haklarına sahip çıkan milyonlar bir araya gelivermiş. Bunun için bazan birilerinin sadece hatırlatması bile yetmiştir. Sovyetler Birliği dağılmazdan önce herkes devletten yana, insanın aleyhine görünürken, dağılma başlar başlamaz, -menfaatleri devletle olan az bir güruh hariç- herkes devletin zulmünden bahseder olmuştur. Bu insanlar dün de bunu biliyor ve sıkıntıyı yaşıyor idiler, ama açıktan konuşmaya cesaretleri yoktu; konuştukları zaman yanlarında milyonları bulacaklarını bilmiyorlardı. Çünkü orada o gün hukuka dayalı demokrat bir devlet bulunmuyordu. Dolayısıyla gerek orada, gerek Türkiye’de, gerekse bir başka yerde “İnsan haklarını gündeme getirmek ve tartışmak, doğrudan doğruya, demokrasiyi tartışmak ve hukuk devletini aramak konusudur.”

    Ama insan haklarının kaynağı olan demokrasi ve hukuk devleti kendiliğinden oluşmaz, kendi kendine ayakta durmaz. Bunlar sahip olunur ve uğrunda fedakarlıklar yapılabilirse vardır. Onun için demokrasi ve “İnsan haklarının düşmanları sadece bu hakları ihlal edenler değil, ihlal edilmemesi için çaba sarfetmeyenlerdir de.” Dolayısıyla insanlarımızın, sivil toplum örgütleri kurarak, yanlışlara hukukî tarzda cevap vermek için hazırlık yapmalarını sağlamak ve bunun yollarını kolaylaştırmak hayati önemi haizdir. Çünkü “Demokrasilerde yurttaş bireylerin açık ve korkusuz bir biçimde kendi siyasal partilerini, derneklerini, vakıflarını vb. organizasyonlarını kurarak siyasal karar alma süreçlerine katılma hakları vardır.” Bu tür istekler ve hak arayışları hiçbir zaman devlet düşmanlığı olarak da kabul edilemez. Çünkü “Birey hakları vatan sevgisini ortadan kaldırmaz. Ama siz daima milleti, vatanı, devleti bireyin önüne ve üstüne koyarsanız, devleti yüceltmez, sadece ferdi ezmiş olursunuz. “

    Organize olmuş ve örgütlenmiş toplum, yönetimin aksayan yönlerini, sadece seçim sandığında değil, aynı zaman da yasal sınırlar içinde yaptığı miting, gösteri ve protestolarla her zaman gösterir. Binaenaleyh demokrasi ve insan hakları mücadelesini yürütebilmek için “sokak özgürlüğü” gereklidir. Ama bu mücadele “sokak kültürü” ile yürütülemez. Bu da devletin ve hükümetin görevidir. Çünkü tarih bize göstermiştir ki organize olamamış milyonlarca insan, aynı şeyi düşünüyor olsalar bile, düşündüklerini gerçekleştirmede, organize az bir güce karşı bir hiç hükmündedir.

    İnsanlar parti, dernek, sendika ve benzeri şekillerde örgütlenirlerken, aynı şekilde iç demokrasiyi gözardı etmemeliler ki seçtikleri insanları rahatca denetleyebilsinler; onlar tarafından aldatılmasınlar, istismar edilmesinler; bu sefer de onlara mahkum kalmasınlar. Yani kimse kimseyi kerhen desteklemek zorunda bırakılmasın ve kimse kötüler içinden iyiyi, yani ehven-i şerri seçmek mecburiyetinde kalmasın.

    Türkiye ve İnsan Hakları

    Türkiyede insan hakları bağlamında büyük problemler yaşanmaktadır. Ama buna sebeb daha çok siyasilerdir. Bu açıdan Türkiye’de siyasilerin sebeb olduğu en önemli çıkmazlarda biri, taraftarlarına diğer insanların haklarına saygıyı telkin etmek yerine, onları fanatikleştirmeleridir. Dolayısıyla da insanlarımız sağlıklı olarak düşünüp hareket edememekte, yönlendirmelerle hareket etmektedirler. Öyle ise önce insanımızı bu çıkmazdan kurtarmak, kendi için istediğini herkes için ister hale getirmek gerekmektedir. Çoğu zaman duygusallıkla haksızlık yanyana olduğundan, üzgünken de kızgınken de adil olmayı öğrenmeliyiz. Bu bakımdan bugünkü durumumuzu iyi tahlil etmeliyiz.

    Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları açısından bugünkü durumunu şahsen çok iyi tahlil ettiğini gördüğüm Haluk Gerger’in hapishaneden yazdığı “Yolun Sonuna Doğru Türkiye’de İnsan Hakları Savaşımı” başlıklı makalesinden önemli bir kısmını aynen aktarmak istiyorum:

    “Türkiye’nin dünyanın bilinçli kamuoyu tarafından utanç verici ve acıklı bir itibarsızlık konumunda tutulmakta olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu, Türkiye’de çoklukla iddia edildiği gibi, dünyanın Türk ve İslam düşmanı olmasında kaynaklanmamaktadır.Güçlenen Türkiye’ye karşı bir uluslararası komplo da mevcut değildir. Bu tür kuruntular ya şöven körlükten, ya da realiteden hüzünlü bir kopuştan, hayata tuhaf bir biçimde yabancılaşmış olmaktan doğmaktadır. Türkiye’yi bu duruma düşürenlerin, suçlarını gizlemek için geliştirdikleri bu nevi yalanlar , giderek, insanların gerçeklerden kaçmak için sığındıkları bir tür kaçış yolu olmaktadır. Ulusal onuru koruma güdüsü, doğal olarak, kendi söylencelerini böyle yaratmakta, kırılan gurur böyle tamir edilmeye çalışılmaktadır. Tabii herkesi düşman gören bir bağnazlık ve yanılsama da böyle yaratılmakta, bu ideolojik bozulmadan ve mantık çarpılmasından beslenen kendi toplumuna karşı insan hakkı tanımaz kıyıcılık da hükmünü sürdürebilmenin iç dinamiklerini burada bulmaktadır.

    Sonuçta bugün Türkiye’de, aynaya bakmak yerine, gerçeğe küsmüş, bir yalanlar ve yanılsamalar dünyasının cenderesine hapsedilmiş, hayatla inatlaşan, dünya ile, tarihi ile, kendisi ile barışık olmayan, şiddete tutsak bir toplum yaratılmıştır... Dünya ile bu kadar kavgalı, kendisi ve tarihiyle bu denli barışık olmayan bir başka ülke bulmak gerçekten zordur.

    Egemenlerince, dünyadan, evrensel kültürden, hukukun ve demokrasinin evrensel normlarının çağdaş özünden (ve elbette kendi olumluluk ve potansiyellerinden) hoyratca koparılmış Türkiye, bütün bunlara karşın, dünyada önemli ölçüde kayrılmakta, kollanmaktadır. Çıkar odakları, emperyalist devletler, uluslararası tefeciler, beynelmilel sermaye, silah tüccarları vb., büyük ölçüde kendilerine hizmet eden rejimi korumakta, ona askerî, ekonomik, politik ve moral destek vermektedirler. Yani Türkiye’de geniş yığınların sandığının tam tersine bir durum sözkonusudur.... Dünyanın önemli güç odakları, siyonizimden emperyalizme, NATO’dan Wall Street’e, kara paradan spekülatörlere, bu düzenin müttefikleridir, hamisidir, yardımcısıdır ve koruyucusudurlar....

    Milli Güvenlik Kurulu’nun halkla ilişkiler personeli ve günlük işler asistanı olarak çalışan Ankara köyünün sivil siyaset kavalcıları, hamaset edebiyatıyla, bütün bir halkı uçuruma doğru sürüklerken, halkı kör ve sağır yapan masallar da uydurmaktadırlar...

    Bugün en büyük yurtseverlik, gerçekleri, bunun halk tarafından da hoş karşılanmayacağını bilerek, insanın başına büyük belalar açabileceğinin bilincinde olarak ve fakat korkusuzca söylemek, yazmaktır. Bazan uluslar, kendisine ragmen gerçekleri ve eleştirilerini dile getiren ve bu uğurda hertürlü özveriye hazır olan, ağır bedeller ödeyen bireylere muhtaç olurlar. (491)

    Bugün ülkemizde bunca haksızlık, zulüm ve şiddete karşı, Allah rızası için, hesapsız, hasbî, bilabedel bir ahlakî reddiye, yurttaş olmaktan kaynaklanan bir protesto, insanlık hakkına bir tepki, toplumsal dayanışma adına acıları paylaşma duyarlılığı ve dinamizmi sözkonusu mudur? Bu soruya toplumun çok geniş bir kesimi açısından “evet” yanıtı verebilmek malesef mümkün değildir.

    Türkiye’de insan hakları ve demokrasi mücadelesinin ahlakî kaynakları ne yazık ki çok ek------. Böyle olunca da Türkiye’deki şiddet ve militarizm, kaçınılmaz olarak, işlenen suçların failleri ve onlara şu ya da bu biçimde doğrudan ortak olanlar kadar, kendi duyarsızlık ve suskunluklarıyla suçu paylaşan milyonları da kirletmekte, çürütmekte. Gelişkin bir demokrasi ve insan hakları kavramı, mutlaka vicdanen ve ahlaken temizlenmiş bir bireysel/toplumsal temele dayanmak zorundadır. Ne yazık ki ülkemizde demokrasinin moral ve insani temelleri çoktan tahrip edilmiştir ve yaşadığımız bunca şiddetin, bunca acının temel nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz bu insan kirlenmesidir.

    Türkiye’de insan hakları mücadelesinin gelişememiş ve toplum tarafından içselleştirilememiş olmasının öteki temel nedenlerinden biri de, toplum içinde devletin algılanış biçiminde yatmaktadır. Unutmamak gerekir ki insan hakları kavramı ve hukuku, şiddet tekelini elinde bulunduran ve birlikte yaşamanın merkezî örgütlü gücü olan Devlet’e karşı bireyin ve toplumun haklarını koruma çabasından kaynaklanmıştır...

    Böyle olunca da devleti kutsayan ve devlet bürokrasisinin özellikle de silahlı kesimini yücelten anlayışların insan hakları mücadelesini kolaylaştırdığı söylenemez. Devlet karşısında konumlanışı vatana ihanet ile bir tutan bir kavrayışın, “peygamber ocağı” karşısında boyun eğişi kaçınılmaz yapan bir fetişizmin, millet ile rejimi ayırdedemeyen bir ideolojinin, yurttaşı kul gören bir zihniyetin, demokratik açılımları kucaklayabileceğini düşünmek zordur.

    Türkiye’deki devlet fetişizmi, başka biçimlerde de güçlendirilmiş ve ortaya bireyi devlete karşı koruyan insan hakları anlayışına karşı, devleti birey ve toplumdan üstün gören otoriter, vesayetci, baskıcı bir hayat felsefesi oluşmuştur.

    Devlet fetişizmini güçlendiren nesnel nedenlerin başında, devleti denetleme ve kullanma gücüne sahip toplumsal sınıfların çok yönlü birikimsizlik, ilkellik ve zaaflarından kaynaklanan korkuları gelmiştir. Elbette toplumsal gereksinimleri karşılamaktan aciz, toplumsal barışı gerçekleştirecek maddi/manevî birikimden yoksun, dışa bağımlı, hızlı ve yoğun bir sömürü çarkını işletmeye tarihsel geç kalmışlığı nedeniyle mahkum, yönetsel ve kültürel değerler hegemonyasını kurabilme gücüne sahip olmayan bir eğemen sınıflar koalisyonunun, kendi halkından korkması ve korkusu ölçüsünde de insan hakkı tanımaz bir kıyıcılıktan medet umması kaçınılmazdır. Türkiye’de de aynen böyle olmuştur.

    Türkiyenin özellikle ikinci dünya savaşı sonrası oluşturulan dış bağlantıları da, yani yukarıda sözü edilen “emperyalizme kul-köle oluş” sürecinin işleyişi de, militarizmi beslemiş ve zaten bu bakımdan bereketli olan topraklarda antidemokratizmi daha da geliştirmiştir. ABD ve NATO’nun soğuk savaş teorilerine uygun bir ulusal güvenlik kültü ve cihazı, dünyanın pekçok yerinde ve özellikle de Latin Amerika’da olduğu gibi, Türkiyede’de yerleştirilmiştir. Böylece de içerde ve dışarda düşman arayan, bu düşmanların varlığından beslenen, hayatın örgütlenişini ve yurttaş bilincini iç ve dış düşmanlara karşı devleti korumak olarak yeniden kuran bir büyük aygıt militarizmi ekmiş ve ugursuz meyvelerini de içinde yaşadığımız şiddet ile biçme noktasına ulaşmıştır.

    Ne yazık ki devlet için yaratılmış bir millet, emir-komuta cenderesi içinde ögütülmüş bir toplumsal yaşam, insan hakları kavramının kendisini ve bu uğurdaki mücadelenin moral kaynaklarını da kurutuyor. Otoriteye sorgusuz-sualsiz boyun eğmeyi içselleştirmiş ve resmi ideolojinin hurafelerine tutsak bir toplum, insan haklarını da önemsemiyor, hatta bu tür taleplere düşmanca bir tepkiyle bile yanıt verebiliyor. Bu durumda da, demokrasi ve insan haklarına saygı taleplerinden rahatsız olan eğemenlerin sosyal tabanı da böylece ortaya çıkıyor. Muhalefeti ezmek için bazan devletin zor aygıtlarına bile gerek duyulmuyor, saldırgan bir kamuoyu desteği, çıkar odaklarının uğursuz planlarında kanlı bir figüranlık rolüne kolayca sürülebiliyor. Böyle bir ortamda elbette özgür bir tartışma da olamıyor, bilimsel düşünce gelişemiyor, gerilik, bağnazlık ve kör şiddet hayata eğemen oluyor...

    Bir Teklif

    Yazımı son bir teklif ile bitireyim: “İnsan haklarına uygun, yeniden düzenlenecek, temel hak ve hürriyetleri belirleyecek kısa ve özlü sivil bir anayasa ile işe başlamak gerekir. İdare, siyaset ve ekonomide yeniden yapılanma ve adalet reformu peşinden gelecektir.” Ama bundan önce demokrasi ve insan hakları konularında ciddi çalışmalar yapmış, eser vermiş, çeşitli temayüllerdeki samimi siyaset, devlet, fikir ve ilim adamlarından ve bununla ilgili derneklerin yetkililerinden meydana gelecek kongreler tertiplenip, verimli çalışmalar yapılabilir. Bunun için demokrat olamayan, azınlık psikolojisinden kurtulamayan, bu memeleketin dostumu-düşmanı mı olduğu belli olmayan, tartışamayan, fikir teatisini beceremeyen, şahsiyet yapmayı ilimîlik zanneden kişilerin bu tür çalışmalardan uzak tutulması gerekir. Çünkü onlar ile neticeye varılamaz.
    Prof.Dr. Lütfullah CEBECİ

  5. Ziyaretçi
    bana sor nasıl oluyor bu işler hakkımızda bişey soylememişler

  6. Ziyaretçi
    sagolun sızın sayenızde buldum

  7. Ziyaretçi
    daha kısa şiirler yokmu

+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
demokrasi ve insan hakları ile ilgili şiir,  demokrasi ile ilgili kısa şiir,  demokrasi ve insan hakları ile ilgili kısa şiir,  demokrasi ve insan hakları ile ilgili yazı,  demokrasi ile ilgili şiir
5 üzerinden 3.61 | Toplam : 18 kişi
islami Siteler Mumine