+ Yorum Gönder
Biyografi ve Yazarlar ve Şairler Bölümünden Mehmet Akif ERSOY ile Şiirleri ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Galus
    Özel Üye


    Mehmet Akif ERSOY ile Şiirleri





    Mehmet Akif ERSOY ile Şiirleri Forum Alev
    Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
    Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.
    2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
    Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
    Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
    Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
    Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.


    Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.
    Akif babasını,
    “Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
    Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
    diye tasvir eder.
    Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
    Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
    “Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
    Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
    “Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
    Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
    Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
    Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
    “Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
    Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.
    Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
    Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.
    Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
    Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
    Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
    Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
    Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
    Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
    Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
    Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!
    Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.
    Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.
    Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
    Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
    Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
    Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
    Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
    Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
    Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
    Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”
    Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
    Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
    İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya...
    Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
    Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
    Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
    Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
    İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
    Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.
    Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
    Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
    Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
    Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
    Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
    22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.
    Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
    Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.
    Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
    Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
    1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
    Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
    17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
    23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
    Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
    Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
    Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.


    OKUDUĞU KİTAPLAR
    Mesnevi
    Hafız Divanı
    Gülistan
    Leyla ve Mecnun (Fuzuli)
    Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet










  2. Galus
    Özel Üye





    MEYHANE

    Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;
    Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

    Bitince bir sıra ev, sonra bir de virane,
    Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhane.

    Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkan;
    İçinde bir masa, yahut civar tabutluktan

    Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
    Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

    Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle,
    Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle,

    Beş on kadeh, iki üç testi. Sonra tezgahlık
    Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

    Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba.
    Önünde bir küme: fes, takke, hırka, salta, aba

    Kımıldanıp duruyorken, sefil bir sohbet,
    Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

    -Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyadece ver.
    -Ziyade, anladık amma ya içtiğin şişeler?

    -Çizersin.-Öyle mi? Lakin, silinmiyor çetele!
    Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu.-Hele!

    -Bizim peşin paramız. Anladın mı dün kuruşu?
    -Ayol tükendi mezem. Bari koy biraz turşu.

    Arattı kendini ustan. Dinince dinlersin!
    -Hasan be, sende nasıl nazlı nazlı söylersin!

    Nedir o türkü. Aman başka yok mu?.Hah, şöyle!
    -Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

    -Nevazil olmuşum, Ahmed, bırak sesim yok hiç.
    -Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç!

    -Yarin ne istesin Osman? -Ne isteyim.Burada!
    -Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

    -O kim gelen?
    -Baba Arif.
    -Sakallı, gel bakalım.
    Yanaş.
    -Selamünaleyküm.
    -Otur biraz çakalım.

    -Dimitri, hey parasız geldi sanma, iste para!
    -Ey anladık a kuzum.
    -Sar be yoldaşım cigara.

    -Aman bizim Baba Arif susuz musuz içiyor!
    -Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.

    -Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!
    -Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil a.

    Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
    Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;

    Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının,
    Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

    Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,
    Kadın girdi o zulmet-sera-yi menfura.

    Gözünde ebr-i teessür, yüzünde hun-i hicab,
    Vücudu ra'se-i naçar-i ye's içinde harab,

    Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Babaya:
    -Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

    Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık.
    Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!

    Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sade;
    Sakin düşünme çocuklar acep ne yer evde?

    Evet, sen el kapısında surun işin yoksa!
    Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

    Zavallı ben. Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,
    Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!

    O tahtalar, çamaşırlar da geçti, yok halim.
    Ayakta sallanışım zorlanır Huda alim!

    Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;
    O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın;

    Bilir mahalleli kim, aldığın zamanda beni,
    Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

    Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin!
    Evet, kumarda yedin, hem de karşılarda yedin!

    Herif! Şu halime bak, merhametli ol azıcık.
    Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.

    Efendiler, ağalar, siz de bir nasihat edin,
    Sizin belki var evladınız.
    -Hasan, ne dedin?

    -Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!
    -Benimki çok daha fazlaydı.
    -Etme!
    -Elbet ya!

    Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
    -Kadın lakırdısı girmez kulağıma zati benim.

    Senin kadın dediğin adete pabuç gibidir:
    Biraz vakti taşınır, sonradan değiştirilir.

    Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;
    Herif mezar taşı tavrıyle sade dinlerdi;

    Açılıp ağzı nihayet, açılmaz olsa idi!
    Taşıp döküldü, içinden şu la'net-i ebedi:

    -Cehennem ol seni hınzır orospu, git Boşsun!
    -Ben anladım işi, sen komşu, iyice sarhoşsun;

    Ayıltınız şunu yahut!
    -ilişmeyin!
    -Bırakın!
    Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın!










  3. Ademoğlu
    Üye
    ::::. BÜLBÜL .::::

    -Basri Bey oğlumuza-

    Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
    Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
    Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl.
    Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
    Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
    Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
    0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
    Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
    Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

    -Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
    Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
    0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
    Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
    Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
    Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;
    Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
    Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
    Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
    Hayır, mâtem senin hakkın değil. Mâtem benim hakkım:
    Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
    Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
    Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
    Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
    Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
    SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
    Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
    Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
    Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
    Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
    Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
    Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem.
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)

    [Safahât, Yedinci Kitap]


    (*) Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımız
    hususiyle Bursa'ya dair elîm haberler geliyordu;
    tetkikine de imkân yoktu.

    Mehmet Akif Ersoy









  4. Ademoğlu
    Üye
    :::.CENK MARŞI:::

    ey sürüden arkaya kalmış yiğit
    arkadaşın gitti haydi sen de git
    bak ne diyor ceddi şehidin işit
    haydi git evladım uğurlar ola
    haydi git evladım açıktır yolun
    zalimlere karşı bükülmez kolun
    bayrağı çek ön safa geçmiş bulun
    uğurun açık olsun uğurlar ola.

    eşele bir yerleri örten karı
    ot değil onlar dedenin saçları
    dinle şehit sesleridir rüzgarı
    haydi git evladım uğurlar ola
    haydi git evladım açıktır yolun
    zalimlere karşı bükülmez kolun
    bayrağı çek on safa geçmiş bulun
    uğurun açık olsun uğurlar ola
    haydi levent asker uğurlar ola

    yerleri yırtan sel olup taşmalı
    dağ demeyip taş demeyip aşmalı
    sende ki coşkunluğa er şaşmalı
    kahraman askerim uğurlar ola
    haydi git evladım açıktır yolun
    zalimlere karşı bükülmez kolun
    bayrağı çek ön safa geçmiş bulun
    haydi levent asker uğurlar ola
    haydi git evladım uğurlar ola.

    Mehmet Akif Ersoy



  5. Ademoğlu
    Üye
    :::. ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE:::

    Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar.
    O, rûkü olmasa, dünyada eğilmez başlar,
    Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor;
    Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i.
    Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
    Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab.
    Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
    "Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana.
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran.
    Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın. Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat.
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy



  6. Ademoğlu
    Üye
    :::: HÜSRAN ::::

    Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
    İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.
    Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,
    Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?
    Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?
    Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
    Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum,
    Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.
    Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,
    Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
    Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
    İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz!

    Mehmet Akif Ersoy



  7. Ademoğlu
    Üye
    :::.KISSADAN HİSSE::::

    Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey!
    Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
    "Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
    Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
    [Safahat: Yedinci Kitap]

    Mehmet Akif Ersoy



  8. Ademoğlu
    Üye
    :::: MAHALLE KAHVESİ ::::

    .
    Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;
    Önünde tahta mı, toprak mı? sorma, pis bir eşik.
    Şu gördüğün yer için her ne söylesen câiz;
    Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!
    Zemini yüz sene evvel döşenme malta imiş.
    "İmiş"le söylüyorum, çünkü anlamak uzun iş.
    O bir karış kirin altında hangi maden var?
    Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu dıvar,
    Maun cilâsına batmış tütünlü nargileden;
    Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.
    Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al.
    Vücudu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.
    Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli
    Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:
    Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı,
    Zavallının güveden hep liyme liyme sırtı.
    Kurur bir örtünün üstünde yağlı bir mendil:
    Ki "ben tependen inersem" diyen hasır zembil

    Onun hizasına gelmez mi? Bir döner şöyle;
    Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!
    Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,
    İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
    Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;
    Onun yanında kan almak için beş on boynuz.
    İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar.
    Demek ki kahveci hem diş tabibi, hem perukâr,
    İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;
    Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası:
    Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,
    Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar dizilen
    Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;
    Birer mezâra işaret düşün ki her kandil!
    .
    Seyirciler mütefekkir, güzide bir tabaka;
    Düşünmelerdeki şiveyse büsbütün başka:
    Kiminde el, filân asla karışmıyorken işe,
    Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe!
    Al işte: "Beyne burundan gerek" demiş de "hulûl"
    Tahharriyat-i amîkayla muttasıl meşgul!
    Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam!
    Zemine, daire şeklinde yaydı bir balgam:
    Abanmış olduğu bir yumru yumru değnekle,
    Mümâslar çizerek soktu belki yüz şekle!

    Mehmet Akif Ersoy



  9. dj-hatred
    Emekli
    AbaL ellerine sağlık. BABAT ve Abal teşekkürler.



  10. Yabancı_
    Üye
    Büyük Şair Mehmet Akif .

    Elinize sağlık.



+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
islami Siteler Mumine